Doksan yedi... Doksan sekiz... Doksan dokuz... Yüz... Son kat. Bulutlar ve kanatlı farelerin uçuştuğu, çirkin heykellerin toplumda bir yer edinebildikleri bir çatı katı. Deriyi ısıran türden bir soğuk var tepede, insanın içine işleyen cinsten.Dikkatli olmayana uçmayı öğretecek gibi parlıyor aniden. Hayalperestlerin yükselmesi an meselesi. Bu yüzden dikkatli adımlarla kenara doğru yaklaşıyor, sanki normalmiş gibi. Gözlerini kısıyor ufuklarda uçaşan farelere ve rüzgarın buralara kadar taşıdığı yapraklara ulaşıyor. Ve kanatlarını açıyor tüyleri yolunmuş bir melek gibi. Bir kuş gibi süzülmeye başlıyor nemli bulutların arasında. Su taneleri yüzene, gözüne, kanatlarına ve tüylerine çarpıyor, çarpıyor. Çarpan damlalar donuyor ve ısırmaya başlıyor kanatları. Zaten zayıf ve güçsüz olan kanatlar havanın haşin saldırısıyla dağılıyor ve böylece geri sayım yeniden başlıyor. Yüz... Doksan dokuz... Doksan sekiz... Doksan yedi...
Soğuk terin yarattığı titreyişle ayağa kalktı. Dün akşam bıraktığı yerden farklı bir yerdeydi. Ne o arka sokakta, ne de o binanın tepesindeydi. Küçük bir evin yatak odasında yatağında uzanıyordu. Evi dolaştı. Daha önce gelmemiş olduğu bir evdi. Buz dolabında biraz yiyecek,dolaplarda birçok konserve gıda ve kurutulmuş şeyler, banyoda temiz havlular ve çarşaflar vardı. Evin ön kapısı birçok zincir tarafından kilitlenmiş pencereler dış taraflardan çeşitli şeylerle çivilenmişti. Salondaki masanın üzerinde birkaç şırıngayla üzerine bir not iliştirilmiş bir şeker kavanozu dolusu Rüya maddesi vardı. “Rüyalar ın yaratıldığı yere hoş geldin.”
* * * * * * * * * * *
Soğuk geceler ve bir birini izleyen küçük beyaz şişeler. Soğuk, demir uçlu, rüya saçan şişeler; içine Rüyaların yapıldığı beyaz maddeyi doldurup uyuduğun sivri cam şişeler. Aynı havanın kararması gibi kararan bir hayat ve takiben kararan gözler. Herşey karardı ve bir tiyatro perdesi açıldı.
Herşey karanlıktı, herşey ıslaktı. Karanlıkların arasında küçük ışıklar parlıyor, onu kendilerine doğru çekiyordu. Işıklara yaklaştıkça ışıklar birbirinden güzel kızlara dönüşüyor, daha da ısrarlı birşekilde kendilerine çekiyorlardı. Onlara yaklaşıyor, yaklaştıkça uzaklaşıyordu ışıklardan. Bir süre takip etti küçük ışıkları. Geldiği yer küçük bir gölün üzerindeki küçük bir adaydı. Adanın üzerinde yaşlı bir adam duruyor, yaşının verdiği çöküntüyle gülümsüyordu ona. Elinde uçlarına küçük periler yerleştirilmiş oltalar tutuyordu. Adama doğru ilerlemye koyuldu. İlerledikçe yaşlı adam, insana huzur veren bir ışık huzmesine dönüşmeye başladı. Adamın yanına vardığında adamın ışığı tüm dünyayı aydınlatmaya yetecek kadar artmıştı. Uzundı, Artık insana huzur vermiyor aksine gözleri kör edercesine parlıyordu yüksek tepenin ardından. Yükselmeye başlıyan yıldızlar ve birbirleri arasında usulca dolanan astreoidlerin arasından süzüldü yavaşça. Uzaklarda gözüne yeşil bir gezegen takıldı. Oraya doğruldu. Gezegene yaklaşmasıyla ısısı artıyor, ısısı arttıkça buharlaşıyordu. Gezegene iyice yaklaştığında bir buluttan ibaretti. Sonra yağmur oldu, yağdı küçük yaratıkların üzerine. Onları yıkadı, onları rahatlattı. Bir dalga oldu, çarptı onlara. Bir sele dönüştü, gürledi; bir fırtına oldu, paraladı yaşam alanlarını. Yavaş yavaş yatıştı, bir rüzgar oldu, üzerlerine esti. Bir melteme dönüştü, yeniden içlerine ferahlık verdi. Hava oldu, sarmaladı onları, ozon oldu onlara yeniden yaşam verdi. Toprağa döndü, filzilendi. Yeniden gürledi, bir orman oldu. Yeniden parladı, dağlar gibi yükseldi, yeniden yükseldi, yeniden öfekelendi, yeniden yeniyi yaşadı, bir volkan oldu, üzdü onları. Büyük patlamalara dönüştü, yaktı ormanlarını. Gazlar saldı, zehirledi; taşlar fırlattı, yaraladı. Öfkesini kustu, sinirini yüzlerine vurdu, canlarını okudu. Yavaş yavaş yeniden küçüldü. Yaratmış olduğu yıkıntıların arasında dolaştı. Bir mimar oldu yeniden tasarladı, bir mühendis oldu yeniden yarattı. Bir doktor oldu yaralarını sardı. Bir bakıcı oldu sevdi onları. Bir öğretmen oldu eğitti, bir bilim adamı oldu geliştirdi, bir politikacı oldu yüceltti, bir tanrı oldu gözledi. Yükseldi ve geldiği yere geri geldi. Yine herşey karanlık yine herşey ıslaktı. Küçük, aciz bir adamdı yeniden. Bacaklarını karnına çekmiş, küçük ışıkların sarmaladığı karanlıklar arasında usul usul ağlıyordu.
Ve bir pianissimo ile kapandı tiyatro perdesi. Oyuncular kulise kaçtılar ve gerçek kimliklerine büründüler. Yeni doğan güneşe karşı kimliklerini giyinmeye koyuldular.
Bir gün daha doğuyordu ve bir kez daha nerede uyandığını bilmiyordu.
* * * * * * * * * * * *
Kuzgunların yuva yapmış olduğu, tepesinde kargalar ve paranoyak kuşların uçuştuğu bir güne gözlerini açtı Panik. Uykusunda gördüklerinin etkisiyle terlemiş ve titriyordu. Titreyerek ayağa kalktı. Panik maskesini tak ve şatosunun karanlık köşelerinde yola koyuldu.
O da tüm Kargaşadan oluşanlar gibi resim çizmeyi severdi ve bunu diğer uğraşlarına göre nispeten daha az tekorkutucu bulurdu. Resim çizmek rüya görmek gibiydi ama dizginler senin elindeydi. Türlü türlü hezeyanlar geçirir, bilinç altının karanlık dehlizlerinde kaybolurdun. Resim çizerken bir insan gibi ezik, aciz, acınası ama bir tanrı gibi güçlü ve kudretli olurdu. Sana evrendeki en güzel hazzı, yaratmanın güçünü hissettirirdi.
Yüzündeki panik maskesini çıkardı ve endişe mankesini takındı. Paletini aldı ve resim çizmeye koyuldu. Ama Panik basit bir sanatçıydı. Bu yüzden bir başkasının rüyalarını çizmeye koyuldu. Tuvalin tepesine yaşlı adamı kondurdu ve eline oltasını verdi. Oltanın ucu küçük göle girmiş, ucunda bir ışık huzmesi takılıydı. Ama bu seferki ışık ne kadın özellikleri taşıyan bir varlıktı. Bir ekosistemin üzerine parlıyor ve onları ısıtıyordu.

