28 Aralık 2008 Pazar
Geceyi Soluyanların Türküsü
Sokak lambalarının gece sakinlerinin ufkunu kararttığı gecelerdendi,
Ve Ay, taçlandırmıştı geceyi soluyanların hayatlarını.
Islak vücutların çığlıkları ve tozdan meleklerin kanatlarıydı
Fısıltıların tamamı, ki onlar bile birer yalandan ibaretti.
Yalanlar, diye düşündü, yalanlar
Karanlık gecenin karanlık sakinlerinin karanlık sırları,
Cep saatini çıkardı, küçük mekanik bir güneşti parlayan
Bir vals tutturmuştu akrep ve yelkovan,
Gece yarısını gösteriyordu dansları.
Sallıyordu şemsiyesini fahişelerin ıslaklığına
Ve söylüyordu şarkısını kanatların çırpıntısında,
İçine bir neşe dolmuştu, kalbinin fısıltılarıydı duyduğu.
Seke seke ilerledi, o da dans ediyordu artık
Bir lambaydı parteri veya bir posta kutusu
Ya da gerçek bir kadındı, ama hayır
Malesef o da bir yalandı ve buranın sakinleri gibi
O da karanlıktı, uyaksız ve anlamsız.
Gerçekler onu üzmüştü ve yakarıyordu kadere,
Deliliğine, anlamsızlığa ve karanlığa
Ama kader sessizce cevaplardı sefilleri
Ne sükut altındı ne de konuşmak gümüş
Hiç bir madde gerçeğe eşdeğer değildi
Ve delilik gerçeklerin en gerçeğiydi.
9 Aralık 2008 Salı
Odun
Görmek İstediğim Haberler: Yandaş Medya Uyuma!
Çevrecinin daniskası Tayyip ve tam bir tezat oluşturan çevre katili veledi Green Peace tarafından odunlarla dövüldü.
Bir baba oğul haberi daha:
Ekonomimizin kralı, maliye bakanı Unaktan ve girişimci oğlu, yavruları pastorize yumurtaya dönüştürülen tavuklar ve amatör anneleri tarafından odunla dövüldü.
Gösteri yapan ilkokul öğrencileri karşısında sahlep için milli eğitim bakanı, estetik bir görüntü oluşturmları amacıyla kabanları çıkartılan ilk okull öğrencilerinin velileri tarafından hunharca odunlarla katledildi. Bununlar da yetinmeyen veliler bakanı bir güzel bafiledi (argo değil be yaw, Buffy var ya vapmir avcısı o, kötü bişi değiş yani kuzum)
Gittikçe uzun haberler yazmaya başlayan haber editörü Nevruz, güzelim Türkiyeli’nin “kötü” polisleri tarafından okul çıkışı köşeye çekildi. Saf Nevruz ki ne saf, daha genç o yazık, polislere kimlik sorma gafletinde bulundu. Tam Nevruzu dövmek için odununu çeken polisler, “Polis Mağduru İnsanlar Güruhu Partisi (PMİGP)” tarafından odunlarla okşandı. Okşamak yetmeyince (hayır bafilenmedi sevgili okur, ulan ne argo yazmaya başladım), odunlar polislere entegre edildi. Böylece polisler istedikeri zaman odun kullanabilecek hale getirildi. Teşekkürler PMİGP!
Dadaist Şiir
Ve bir şiir ile bitireyim dedi kaypaklı,
Kaypaklıydı akıllı olduğu kadar
Ve inatçı bir kedi kadar,
Ki kedileri severdi
Ama Frasızca onu hiç tanımamıştı
Tanışmak derdi dedesi
Hiç tanımamıştı
Ve hiç anlamamış
Ki ne anlayacaktı bir ölüyü
Ama düşündü
Evet, zor birşeydi ama düşündü
Ölü olduğu için değildi ama
Anlamadığı içindi serzenişi
Serzenmekti onun tek işi
Serzenmek...
Aynı, halka seslenip
Anasını sevmeden
Onunla beraber gitmesini isteyen
Ama bu kadarı da fazlaydı
Fazla, evet, fazla
Politikaydı bu keza
Ama ne şiirden
Ne de iki fikirden anlardı;
Yaşamaktı birincisi,
Hep şaşırmıştı
Hep şaşırmış ama
Ne anlamış ne de düşünmüş.
İkincisi ise ayakkabı.
bir fikir olmasa bile
Tam uyardı ayağa.
Ne bir şiir olsun diye yazılmıştı,
Ne de bir yazı olsun diye okunmuş.
Kafiyeler allak bullaktı
İnanmadı hiç bir zaman
Yazabileceğine.
Dadaist Öykü
“Hoh hoh ho” diye bağırdı kırmızı cüppeli yaşlı.
“Neye bakmıştın?” diye sordu cüce. Kırmızı cüppeliydi o da. Cüceydi ama altın gibi bir kalbi vardı. Ve hiç anlamazdı neden ilk sıfattan sonra ‘ama’ konup iyi bir sıfat getirildiğini. Devlet sevmezdi onu bu yüzden. Zaten tayini doğuya çıkınca, bir terörist kurşunundan vurulunca anlamıştı bunu. Bir daha sordu:
“Neye bakmıştınız?”
“Ebeninkine” diye yanıtladı ilk kırmızı cüppeli. O da cüppeliydi ki öyle nitelendirilmişti. Uzun gri bir sakalı ve bakımsız tırnakları vardı. Yine denildiği gibi yaşlıydı. Aslında denilmesine de gerek yoktu bakınca da anlaşılırdı ama ne anlardı ki o bunlardan. Tek bildiği yirmi birinci yüzyılın faşizmiydi.
Sinirlenmişti cüce. Alışık değildi başkalırı tarafından ezilmeye. Ezdirmezdi de kendisini bir kibrit kutusu peynir için. Veya üç adet zeytin. Ya da ince ince dilimlenmiş domates. Yoksa portakal mıydı dünyaya saldıran. Saldırmak ne kelime dünyanın .mına koyan. Sevmezdi hiç küfretmeyi, yoksa bu bir yalan mıydı? Hayır, hayır cidden sevmezdi aam küfretmeyi sevmediğinden çok durmayı sevmezdi yazarken. Veya “...” argolu bir şekilde devam ederdi ama etmemeye karar verdi. Ve insan sevgisinden sordu yaşlı, kırmızı cüppeli, tırnakları uzun, cüppesi kırmızı, sakalı gri, burnu yine kırmızı ve tırnakları yine gri olan adama:
“Adam gib konuş ağzını mikmeyeyim!”. Bir soru olmamıştı ama olsundu.
Mikmek ne kelime “tittirip gitmek” veya “ eline mi vermek”. Büyük paradoksal kaygılarıyla bir cerrah titzliğiyle yaklaştı olaya yaşlı cüppeli adam. Düşüdü. Yoksa yaşlı olan tırmakları mıydı aynı burnu gibi? Yoksa tırnakları burnu gibi inciler gecenin karanlığında birer yıldız gibi parıldayan çıplak kadının olgun göğsünde.
Çıplak kadın öykünün yeni karakteriydi. “Plot twist” veya bir Amerikan dansıydı gençliğinde. Ele avuca sığmazdı. Sığmadı da. Sığmazdı da. Sığmayacaktı da. Ve daha nice zaman. İşte anlamıştınız. Taş gibiydi. Çıplak olmasa bile bakardınız. Bakmasanız ben bile döverdim. Evet döverdim alıp elime odunu ki bende ayrı bir fantezi döverdim sağlıcakla ve sığmayan inciler ve iri göğüsler ile. Göğüsler ki çıplak göğsünde dans eden. Dans ederken manyak ama manyak ki ne manyak bir edayla dans eden. Uzun bir cümleydi önceki ama anlamıştınız. Manyak olan kız değil göğüsleri idi. İşte anlamıştınız bu kadın güzeldi ve bir paragraf, evet kardeşlerim bir paragraf güzelliğinde bir kadındı. Kız demek onu üzerdi. Az da kompleksliydi. Ama o bir kadındı ve olurdu böyle şeyler.
Ama olsundu. Bu paragraf uzundu ve okur uzun paragrafları sevmezdi. Bunu okuyan bir öykü beklemişti ama önceki dadaist ki ne dadaist paragrafları ki ne paragrafları sevmezdi ki ne sevmezdi. Bir portakalı ve başındaki hükümeti. Ama hükümeti kim sevmişti ki. Sevilen cumhuriyeti kurandı. Ondan sonrası bir yalandı. Ve evet, kek de bir yalandı ve onu yediğine inanamak her insanın tek hayaliydi. Bunlar hep geçmişte olmuş “-di” haliyle yazılmıştı. Arada “-mış” larda kullanılıp dünyanın, hayır lan ne dünyası, bu yazının üslubunu okunur hale getirmişti.
Ve böylece cüce kafa göz girdi yaşlı tırnaklıya. Geriye ne tırnak kaldı ne de küçük ayakkabılar. Çıplak kadın ve iri göğüsleri dışında ki bunu okur bile anlamıştır.
Dadaist Yazı
Efenim selamlar. Hamdolsun. Aklımdakileri yazayın dedim oturdum yazmaya. Ama aklıma yazacak birşeyler gelmiyor. Böylece aklımdakileri yazmış olmuyorum ama olsun. Ben de o zaman daha önceden olanları değil şimdi oluşanları yazarım. Ama şimdi de oluşmuyor aklıma yazıcak birşeyler gelmiyor. Kahpe kader. Kader ne güzel kelime değil mi? Başımız gelen herşey için şuçlayabileceğimiz bir kavram. Ben öyle yapıyorum mesela. Sınav kötü. Kader. Hastalık. Lanet kader. Ödev kontrolü. Kahpe kader. Hayatın boka sarması. Ve yine kader. Kader. Yani kader işte. Bildiğiniz kader. Beş harfli. Tanrı ile alakalı. Tanrının hem gücünü simgeleyen hem de aynı zamanda varlığı ile yokluğunu yaratan paradoks. Paradoks. Bak bu da güzel bir kavram. Kaderden daha ezik ama olsun. Ezik ne lan. Anca domates ezik olur( sağolun Zeynep Hocam). Ezik değil tamam. Ama en azından daha önemsiz. Yani "hayat" kavramı ile daha alakasız. Bugün hayatı anlatıyorum ya ondan. Yani hayat da alakasız hayatın kendisi ile ama osun. Hayat işte paradoks gibin ama daha önemli. Kader gibi ana ondan sonra geliyor. Üç kavram ama ilkinden sonrası boka sardı. Ne yaparsın kader. Bak bu bile kader sevgili okurum. Ama ne paradoks ne de hayat. Kriz yok( yaklaştı geldi geçti her bir boku yaptı hamdolsun ama gitmedi.). Bak bu ise hayat. Cinci hoca. Bak bu ise paradoks. Emmevelakin ne ile. Hayat ile sevigili okur. Hayat ile. Cinci hocalar ve hayat her zaman entellerin ve ordunun ( ki her iki gruba da giremem) anlayamadığı bir konu olmuştur. Yani bilirsiniz. Ordu. Bak o da bir kavram. Belki de bir isim. Yoksa bir sıfat mı? Bu yara çok ordu. Hah hah ha. Ha Ha. Ah ah ah. Ve nice ağlamaklı efekt. Efekt demişken. Holivud ne büyük değil mi? Yani bi girsen çıkamazsın. Aynı mafya gibi. Amcam girmişti de anca üç ay taksitle satın almıştı nevresim takımını. Orduya armağan edip, paradokslarla dans etmişti. Vals. Tango. Seks. Ve uyuşturucu. Ve rakın rol. Yani müzik. Yani hicaz makamı. Yani uçan kafa. Yani din hocası. Yani ben sen onlar. Yani dadaizm. Yani anlaşılmayan, ne dediği belli olmayan, virgül kullanmayan, üç bira içince saçma şeyler yazan, yani şu an hala okuyorsan satırlarını okuduğuna inandığın insan. Ama ben değilim yanlış anlama okur. Ben saçmalamam, yazmam, okunmam, imlaya bakmam, sabah erken kalkmam. Ne yüzümü yıkarım, ne seni yıkarım. Kovboy filmine gitmez, pederden dayak yemez. Uçan kafalar, din hocaları ve paradokslar. Eğer sen tanrıysan ne yapacan melekleri. Yani süper amma süper güçlüsün ama hala yarattığın yaratıklarla aracı ile konuşuyorsun. Kurallara uymayanı yakıp, uyanı seviyorsun. İnanmayanı bafileyip, uymayanı iyice bafiliyorsun. Bafi demişken Buffy(bafi?) Dı Vempayır Sileyır ne güzel diziydi değil mi be okur? Dördüncü sınıfta izlemeye başlayım siyenbicie(Cenebece-E / CNBC-E) sayesinde OKS yıllarında izlemeyi bitirip. Devrik cümleler ve OKS. OKS mi kaldı be! Ben gençken buralar hep bostandı. Tarlayı ekerken test çözüp koyunları güderdik. En az üç koyun gütmeyeni başbakan yapmazlardı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Ulan insanda bir utanma olur. Bak yüzü bile kızarmıyor. İbne. Faşist. Liboş! Liboş ney len? Tek dedem ölmese, diğeri de bunamamış olsa kesin açıklardı ama şimdi Retroville gazete reklamlarından öğrenmeye çalışıyoruz. Hangi dergiyi okuyorsun okur? Bak üslubum bozuldu okurum demeyi ihmal ettim. Nerede o eski İstanbul beyefendileri. Herneyse. Gazate. Ben Hürriyet okurum. Ne siyasi görüşünü, ne de eğilimini bilmem. Bizim evdekiler onu alır, ben de onu okurum. Latif Demirciyi bilir misin? (misiniz deye çalıştım olmadı. Diyorum nerede o bey efendiler?) ( Burada! Demleniyor...) (Çay vakti beş vakit) Herneyse yine sapıttım. Bilir misin(iz) ne severim parantez kullanmayı. herneyse ikkiii..... Latif Demirci diyorduk. Ne bizi. Ben diyordum lan, sen de kimsin manyak? Ne sandın kendini? Latif Demirci mi? Hah, Latif Demirci bizimkilerin ( çağdaş insan / genç / öğrenci / apaçi/ seç beğen al). Latif Demirci. Of amma uzatım. Latif Demirci. Kral adam. Cidden bok gibi parası ve arsası var diye iğrenç espriler yaparak uzatırdım ama Türkçeye çevirince bu espriler tat vermiyor. Lanet Amerikan filmi gençliği. Ulan hayatı onlardan öğrendik. Çek o lanet zenci kıçını. Hiçbir kanal adam gibi küfrettirmez, adamların tüm yaratıcı küfürlerini “Lanet” diye çevirir. Hah sonunda bağladım konuyu. Küfür. Ne manyak değil mi? Şimdi birazdan küfretmeye başlayacağım (cidden modern adamım, sözümün eriyim[çavuş, hahaha{ komik değil}]) Evet ne diyorduk küfür. Bu millet için din ( Allah?) ne ise o da odur ve ben küfretmeye başlıyorum bakalım kaç satır olacak?Ama önce bir kişi seçelim de boşa gitmesin, kuru sıkı olmasın. Tayyip. Ondan süperi mi var? Mına kodumun dallama dolandırıcı puştu. Hiçi mi utanmaz, hiç mi yüzün kızarmaz? İbne, puşt, faşist ( kız küfürü gibi oldu olum), neo nazi, ibne demişmiydim, Mussolini. Adolfo, Benito ve nicesi. Mına kodumun ibneleri. Fagot der gevurlar( sözüm meclisten dışarı) fagot kowboyz =Brokeback dağı. Benito demişken, demeyelim be yav. Ne küfretmeyi başardım, ne fikirleri aktarmayı. Ama sen anlamışındır okur. Sen akıllı adamsın. Benim gibi olma oku. Adam ol. Avrupalarda büyü. Oh ne güzel böylece okuyamamış ağabey / baba da oldum. Bak bilir misin hep baba olmak istemişimdir. Cidden len. Hoş şey. Küçük çocuklar felan. Yani galiba şimdilik çocuk küçükken eğlenceli gelişiyor. Bak küçük dedik, daha demin televizyona baktım Frodo Baggins’in( Elijah Wood len, tanırsın bea!) küçüklüğü. Cidden. Yedi sekiz yaşında filan. Bak cidden. Bak Allah’ın adını verdim. Bak. Bak adam ol. Herkese vermem. Numarasını vereyim mi ararsın? Ara, kendini arayanlara Cennetten komisyon veriyormuş. Ben de yeni aradım, Cebrail, İsrafil ve Azrail - Mikail’i unutmayarak (kalbimizdesin) – danaya girmişler. Evet, dana. Bildiğin. İnanır mıydın koca Allah’ın danaya gireceğine? İnsan apronda deve veya bahçede panda bekliyor biliyorum (inanabilirsin) ama dana işte. Ne yaparsın? Pardon bu bir soru değildi. Ama ama ve ama. Üç kardeş. Onlardan danaya girdi derdim ama hayır hayır hayır. Bir üçüz kardeş daha. Devrik cümleler ve anlamsızlık. Evet evet evet ( Hayır’ın üçüz oğulları) Anlamsızlık. Anlamsızlık! ANLAMSIZLIK; ANLAMSIZLIK HÜHEYT. O YEA. Yea yaa yea. Hayır bunlar üçüz değil. Seni kırdıysam üzgünüm. Dağda gezen bir bezginim ve daha nicesi. Hep şiir yazmaya çalışmış ama tekerlemeyle sonuçlanmış başarısız bir yazarım. Yedi yirmi dört. Şair de olmaya çalıştım. Önce onu denedim olmayınca yazarlığa karar verdim. Yani karar da vermedim aslında. Olamayacağımı anlayınca şair, düz yazıya abandım. Doksana taktım. Galatasaray şampiyon. Galayasaray foreva. Gangsta rap ve törkiş rep. Genelde insanlar rep dinliyor ve ingilizce biliyorsa gengsta, bilmiyorsa törkiş. Törkiş törkiş Törkiş. May neym iz Rudolf. İh libe seks. Je couche avec les chats. J’aime domaltmak les kedi. Yoksa kedileri severim normalde ama bir fransızca dersi başlasın içimde kedilere karşı söndürülemez bir ateş başlar. Dadaizm’in ateşi. İşte okur hayatta en önemlisi de budur. Ve bir kafiye ile bitiridi müthiş yazar saçmalıklarını. Bir gün okuduğunda bir eleştimen, tapması dileğiyle.
Dadaist Yazı
7 Aralık 2008 Pazar
Ops
5 Aralık 2008 Cuma
Ubor Metenga - Bir Aile Mirası
Elini havaya kaldırdı. Mumlarla aydınlatılmış odada elindeki hançer bir an için gümişi bir gülümsemeyle parladı. Hançeri başının üzerine doğru getirdi. Hançerdeki uğursuz parıltı gözlerinde de belirmişti.
“Bugün kardeşlerim!” diye bağırdı. “Bugün yeni bir çağa giriyoruz, yalancı dinlerin, üfürükçülerin ve teknoljinin olmadığı bir çağa. Bu yıkık diyara hükmedecek tek şeyin savaş ve Kargaşa olduğu bir çağa, Ubor Metenga’nın altın çağına!” Sesi birkaç saniye odanın karanlığında yankılandı. Gözleriyle odadaki diğer insanları taradı. Herkes birazdan olacaklara hazırdı.
Hançerli adam gözlerini iyice açarak ve içindeki manyak parıltıyı dışarı vurarak gülümsedi. Üzerinde kırmızı çizgileri olan bir cüppe giymişti. Cüppe yüzünü kapıyor ve yüzüne düşen gölgeler çeşitli ışık oyunları ile adama manyak bir hava kazandırıyordu.
“Amena” diye bağırdı önünde uzanan cemaate doğru.
“Himano himena!” diye yanıtladı cemaat. Her bir ağızdan ölüm dolu şarkılarına devam ettiler.
“Himano himena, himano himena....” Bir çığlık yükseldi arka sıralardan:
“Peace out”
“Kim bu gerizekalı?” diye sordu hançerli adam yanındaki mümine.
“Bir anarşist efendim” diye yanıtladı.
“İyi, ölü bakirelerin yanına koyun, yarın akşam da onu yeriz”
“Peki efendim” dedi ve arkadaki müminlere bir el işareti yaptı. Anarşistin yanındaki müminler anarşistin kulağına birşeyler fısıldadı ve hep beraber odayı terk ettiler.
Adamın önünde taştan bir yatak vardı. Yatağın üzerinde çıplak bir genç kız yatıyordu. Kolları ve bacaklarını açmış, çarpı şeklinde yatağa bağlanmıştı. Kızın bilinci yerinde değildi, taştan bir yatakta çıplak bir şekilde yatmışken göbeğinin üzerinde duran bir hançer en korkusuz genç kızda bile bir his uyandırırdı nitekim. Hele daha önceleri izlediği filmlerde de aynı sahneyle karşılaşmışsa eğer. Kız güzel bir kızdı, eğer sokakta görmüş olsaydınız dönüp bir kez daha bakabilirdiniz rahatlıkla. Güzel kırmızı saçları vardı çilli göğsünü süsleyen. Durumunun getirdiği sakinlikle nefes alırken göğsü hafif bir şekilde yükselip alçalıyordu. Göğüsleri yeni yeni çıkmıştı, daha on beş on altı yaşlarında denebilirdi.
Adam yüzünü kıza çevirdi ve son bir kez gülümsedi. Diğer elini göğüs hizasına getirdi. Hançerle boş elinin iç yüzünü yavaşça kesti ve çıkan kanla kızın göğsüne ve göbeğine çeşitli şekiller çizmeye başladı. Çizmeyi bitirince hançeri cüppesinin eteğine sildi ve kemerine iliştirmiş olduğu kınına geri soktu. Cüppesinin iç cebinden bir kitap çıkardı ve açtı. Sayfaları hızlıca karıştırdı ve aradığı bölümü buldu. Yemek yapımıyla ilgiliydi. “Butları ince dilimler halinde doğradıktan sonra un, yumurta ve galeta ununa bandırın. Kısık ateşte yağ koyduğunuz bir tavada üç dakika boyunca kızartın.” Hayır bu olamazdı, yanlış açmış olmalıydı. Çevirmeye devam etti. Yeniden durdu. Bu sefer doğrusunu bulmuştu. Okumaya başladı. Birkaç değişik sözcük mırıldandı.
Ani bir haraketle iki elinin bir birine vurdu ve kzın göğsüne koydu. Ellerini koyduğu yerden mor ışıklar çıkmaya başladı. Adamın yüzü aydınlanmıştı ve gölgelerin yarattığı oyunlardan faha fazla manyağa benziyordu. Mor ışıklar giderek güçlendi ve adamı yuttu.
Adam bembayaz bir düzlüğe varmıştı. Ufku görülmüyor ve sonsuza kadar genişliyor gibiydi. Bir kaç saniye boyunca etrafına bakındı. Karşısında altından bir kapı belirdi. Kapı dediğim gibi altındandı ve Rodin’in “Cehennem’in Kapısı”na benziyordu. Kapı yavaşça açıldı ve içinde siyah dokunaçlar fırladı. Kapılar kapnmaya başladığında adamın çığlıkları duyulmuyordu bile.
1 Aralık 2008 Pazartesi
Sadece Uyku
Artistik yapmaya karar verdim;
Ben bu yazıyı bitirirken "Little Miss Lover-Jimi Hendrix" çalıyordu.
30 Kasım 2008 Pazar
Uyku ve Diğer Hezeyanlar
Doksan yedi... Doksan sekiz... Doksan dokuz... Yüz... Son kat. Bulutlar ve kanatlı farelerin uçuştuğu, çirkin heykellerin toplumda bir yer edinebildikleri bir çatı katı. Deriyi ısıran türden bir soğuk var tepede, insanın içine işleyen cinsten.Dikkatli olmayana uçmayı öğretecek gibi parlıyor aniden. Hayalperestlerin yükselmesi an meselesi. Bu yüzden dikkatli adımlarla kenara doğru yaklaşıyor, sanki normalmiş gibi. Gözlerini kısıyor ufuklarda uçaşan farelere ve rüzgarın buralara kadar taşıdığı yapraklara ulaşıyor. Ve kanatlarını açıyor tüyleri yolunmuş bir melek gibi. Bir kuş gibi süzülmeye başlıyor nemli bulutların arasında. Su taneleri yüzene, gözüne, kanatlarına ve tüylerine çarpıyor, çarpıyor. Çarpan damlalar donuyor ve ısırmaya başlıyor kanatları. Zaten zayıf ve güçsüz olan kanatlar havanın haşin saldırısıyla dağılıyor ve böylece geri sayım yeniden başlıyor. Yüz... Doksan dokuz... Doksan sekiz... Doksan yedi...
Soğuk terin yarattığı titreyişle ayağa kalktı. Dün akşam bıraktığı yerden farklı bir yerdeydi. Ne o arka sokakta, ne de o binanın tepesindeydi. Küçük bir evin yatak odasında yatağında uzanıyordu. Evi dolaştı. Daha önce gelmemiş olduğu bir evdi. Buz dolabında biraz yiyecek,dolaplarda birçok konserve gıda ve kurutulmuş şeyler, banyoda temiz havlular ve çarşaflar vardı. Evin ön kapısı birçok zincir tarafından kilitlenmiş pencereler dış taraflardan çeşitli şeylerle çivilenmişti. Salondaki masanın üzerinde birkaç şırıngayla üzerine bir not iliştirilmiş bir şeker kavanozu dolusu Rüya maddesi vardı. “Rüyalar ın yaratıldığı yere hoş geldin.”
* * * * * * * * * * *
Soğuk geceler ve bir birini izleyen küçük beyaz şişeler. Soğuk, demir uçlu, rüya saçan şişeler; içine Rüyaların yapıldığı beyaz maddeyi doldurup uyuduğun sivri cam şişeler. Aynı havanın kararması gibi kararan bir hayat ve takiben kararan gözler. Herşey karardı ve bir tiyatro perdesi açıldı.
Herşey karanlıktı, herşey ıslaktı. Karanlıkların arasında küçük ışıklar parlıyor, onu kendilerine doğru çekiyordu. Işıklara yaklaştıkça ışıklar birbirinden güzel kızlara dönüşüyor, daha da ısrarlı birşekilde kendilerine çekiyorlardı. Onlara yaklaşıyor, yaklaştıkça uzaklaşıyordu ışıklardan. Bir süre takip etti küçük ışıkları. Geldiği yer küçük bir gölün üzerindeki küçük bir adaydı. Adanın üzerinde yaşlı bir adam duruyor, yaşının verdiği çöküntüyle gülümsüyordu ona. Elinde uçlarına küçük periler yerleştirilmiş oltalar tutuyordu. Adama doğru ilerlemye koyuldu. İlerledikçe yaşlı adam, insana huzur veren bir ışık huzmesine dönüşmeye başladı. Adamın yanına vardığında adamın ışığı tüm dünyayı aydınlatmaya yetecek kadar artmıştı. Uzundı, Artık insana huzur vermiyor aksine gözleri kör edercesine parlıyordu yüksek tepenin ardından. Yükselmeye başlıyan yıldızlar ve birbirleri arasında usulca dolanan astreoidlerin arasından süzüldü yavaşça. Uzaklarda gözüne yeşil bir gezegen takıldı. Oraya doğruldu. Gezegene yaklaşmasıyla ısısı artıyor, ısısı arttıkça buharlaşıyordu. Gezegene iyice yaklaştığında bir buluttan ibaretti. Sonra yağmur oldu, yağdı küçük yaratıkların üzerine. Onları yıkadı, onları rahatlattı. Bir dalga oldu, çarptı onlara. Bir sele dönüştü, gürledi; bir fırtına oldu, paraladı yaşam alanlarını. Yavaş yavaş yatıştı, bir rüzgar oldu, üzerlerine esti. Bir melteme dönüştü, yeniden içlerine ferahlık verdi. Hava oldu, sarmaladı onları, ozon oldu onlara yeniden yaşam verdi. Toprağa döndü, filzilendi. Yeniden gürledi, bir orman oldu. Yeniden parladı, dağlar gibi yükseldi, yeniden yükseldi, yeniden öfekelendi, yeniden yeniyi yaşadı, bir volkan oldu, üzdü onları. Büyük patlamalara dönüştü, yaktı ormanlarını. Gazlar saldı, zehirledi; taşlar fırlattı, yaraladı. Öfkesini kustu, sinirini yüzlerine vurdu, canlarını okudu. Yavaş yavaş yeniden küçüldü. Yaratmış olduğu yıkıntıların arasında dolaştı. Bir mimar oldu yeniden tasarladı, bir mühendis oldu yeniden yarattı. Bir doktor oldu yaralarını sardı. Bir bakıcı oldu sevdi onları. Bir öğretmen oldu eğitti, bir bilim adamı oldu geliştirdi, bir politikacı oldu yüceltti, bir tanrı oldu gözledi. Yükseldi ve geldiği yere geri geldi. Yine herşey karanlık yine herşey ıslaktı. Küçük, aciz bir adamdı yeniden. Bacaklarını karnına çekmiş, küçük ışıkların sarmaladığı karanlıklar arasında usul usul ağlıyordu.
Ve bir pianissimo ile kapandı tiyatro perdesi. Oyuncular kulise kaçtılar ve gerçek kimliklerine büründüler. Yeni doğan güneşe karşı kimliklerini giyinmeye koyuldular.
Bir gün daha doğuyordu ve bir kez daha nerede uyandığını bilmiyordu.
* * * * * * * * * * * *
Kuzgunların yuva yapmış olduğu, tepesinde kargalar ve paranoyak kuşların uçuştuğu bir güne gözlerini açtı Panik. Uykusunda gördüklerinin etkisiyle terlemiş ve titriyordu. Titreyerek ayağa kalktı. Panik maskesini tak ve şatosunun karanlık köşelerinde yola koyuldu.
O da tüm Kargaşadan oluşanlar gibi resim çizmeyi severdi ve bunu diğer uğraşlarına göre nispeten daha az tekorkutucu bulurdu. Resim çizmek rüya görmek gibiydi ama dizginler senin elindeydi. Türlü türlü hezeyanlar geçirir, bilinç altının karanlık dehlizlerinde kaybolurdun. Resim çizerken bir insan gibi ezik, aciz, acınası ama bir tanrı gibi güçlü ve kudretli olurdu. Sana evrendeki en güzel hazzı, yaratmanın güçünü hissettirirdi.
Yüzündeki panik maskesini çıkardı ve endişe mankesini takındı. Paletini aldı ve resim çizmeye koyuldu. Ama Panik basit bir sanatçıydı. Bu yüzden bir başkasının rüyalarını çizmeye koyuldu. Tuvalin tepesine yaşlı adamı kondurdu ve eline oltasını verdi. Oltanın ucu küçük göle girmiş, ucunda bir ışık huzmesi takılıydı. Ama bu seferki ışık ne kadın özellikleri taşıyan bir varlıktı. Bir ekosistemin üzerine parlıyor ve onları ısıtıyordu.
Nevruz Dede
Bu arada blogun ismini aldığı şahıs olan Nevruz Dede gerçek biri. Kendisi Bakü'yü düşman işgalinden kurtarmak için Nuri Paşa komutanlığında 1918'de Azerbaycan'a gelen Türk subaylarından Nimetullah Bey'in oğlu imiş. Anladığım kadarıyla uzun zamandır Azerbaycan'da yaşıyormuş ve ancak son yıllarda "Deniz Feneri Derneği"yle Türkiye'ye gelmiş. Acaba dolandırıcılıktan yargılanan dernek mi, kardeşi mi bilemiycem ama bu sefer dolandırmamış, Nevruz Dede'yi vatanına götürmüş. Ama yine anladığım kadarıyla haberin tarihini bilmiyorum ama yine bu son yıllarda aramızdan ayrılmış.Toprağın bol olsun Nevruz Dede...
Ne güsel len!
Bu arada farkettim blogun adı "Nevruz Dededen Öyküler" ama elimde koyacak öykü yok. Ne hoş, ne kadar ironik!
Hehe blog...
Esen kalın...
