Bir keresinde bir denizci anlatmıştı bana,
Fırtına ve onun sesini,
Dalgalarda yankılanan, kayalıklarda savrulan.
Tek amacı olduğunu söylemişti bana
Yaşamın tek amacı
Dinlemek o benzersiz sesi ve onun için zorluklarla savaşmak
Savrulsan bile denize, onun şarkısıyla ölmek...
Ama mutsuzdu bu zavallı denizci,
Artık denizden uzaktı ve böylece fırtınadan da,
Nasıl kopmuştu, nasıl uzaktı bilinmez ama
Ayrılık acıydı ve tek cevap denizdi...
Ve böylece denizdi aranan cevabı
Gemiler, uzak ülkeler, maceralar,
Ve en önemli cevap, fırtına
Ah o sesti, denizcileri çıldırtan,
Sirenleri aşık eden,
Tanrıları kızdıran,
O ses, tanrılar tarafından yaratılıp, ölüme mahkum edilen
Bir kez duyan bu lanetli sesi,
Kahrolan duyamadan bir daha,
Ağlayan yıllarca
Duymak için bir daha..
.
Bana demişti, ölmeden önce
Son bir kez, yatarken güvertede,
Fısıldadı kulağıma;
“Çalkalanırken deniz,
Duyabilseydim keşke
Fırtınanın sesini son bir kez...”
15 Haziran 2009 Pazartesi
11 Haziran 2009 Perşembe
Tavşan Kral Efsanesi
Soylu krallar! Asil dükler ve sevgili hanımlar! Sefil soytarılar ve köpekler! Duyun çağrımı! Gelin! Duyulacak çok şey var!
Tavşanları bilirsiniz? Uzun kulaklı ve beyaz tüylü sevimli yaratıklardır. Peki ya onların kralını bilir misiniz? İşte onun hikayesidir anlatacaklarım! Onun ve soylu tavşan halkının destanıdır dedelerimden bana kalan ve benden size aktarılacak olan...
Öykümüz dünyanın yaradılışı zamanlarına tekabül eder, tavşan halkının toy ve genç oldu zamanlardır bunlar. Özgürce yeşil çayırlarda koşturdukları, vahşice avlandıklar, delice çiftleştikleri unutulmuş günlerde... Havuçların sonsuz ve turuncu olduğu, marulların yukarlak ve her yerde bulunduğu, pırasaların elmalara kafa tutabildiği o günlerde tavşanlar bugünlerde olduğu kadar güçlü değillerdi dostlarım!
Bugünlerde Patagonya denilen, Afrika kıtasında bulunan topraklarda yaşayan tavşanların başında bir diktatör bulunurdu. Çok da soylu sayılmayan bir ırktan gelen bu pırasa despotça zavallı Patagonyalıları ezerdi şaşkın dostlarım! Dediğim gibi o zamanlar bugünlerden çok farklıydı...
Bir general, bir genaral bu zavallı Patagonyalıları ezip hep onlarla eğlenen bağırırdı çılgınca, “ Siz Patagonyalılar aşağılık varlıklarsınız!” Genelde sakin bir adamdı general, Patagonyalılar’a karşı özel bir kini de yoktu ama emirler emirdi, lider dediklerinde ciddiydi...
“Sizi pis domuzlar, gözümde spagetti kadar bile değeriniz yok!” ki general hayatta spagettiden daha az sevdiği birşey oktu, lazanyayı bile daha çok severdi bu garip adam...
Kılıcını kaldırdı, hışımla salladı, bir Patagonyalının başı bir karpuz gibi yuvarlandı. “Köpekler!” Genaralin alnındaki sinirler belirginleşmeye başladı. Kılıcı bir kez daha sallandı, bir baş daha havalandı. General bir hayvanın adını daha anacaktı ki bir taş kafasına çarptı; “Hanginiz attı bunu! Soyu tükeniceler!”. Bir taş daha havalandı ve tam alnını çatına geldi. “Köpekler! Domuzlar! Lasanya beyinliler!” Kılıcını kaldırdı, çılgınca savurmaya başladı. “Kaz kafalılar!”. Her hayvan ismi bir Patagonyalı uzvuna denk düşüyordu. Sonunda arka sıralardan bir nara duyuldu, “Özgürlül ve eşitlik için! Özgür bir Patagonya için!”
Ah keşke orda olsaydınız kardeşlerim! Ah generalin o kanı donduran naraları, o çoşkulu haykırışlar, yiğit Patagonyolalılar, fışkıran kan, uçuşan bacaklar, kan kırmızı, toprak kara, pırasa ve tavşan! Bir avuç dolusu havuç için yapılan bu dram, aynı antik Yunan tragedyalarına benziyordu... Tanrılar her zaman kazanırdı...
General, adamlarına hemen emir verdi, “Durdurun şu anarşikleri!” Zavallı albay endişeli bir şekilde homurtular ve naralar yükselen kalabalıpa baktı. Onlarda sayıca çok fazlaydılar.
“Efendim, onlar bizden on kat daha fazlalar.
“Ne olmuş yani? Sizin silahlarınız var, kullanın onları! Hem kuzeyden birlikler geliyorlar!”
“Efendim, onları bir grup Patagonyalı gerilla durdurdu. Akşamdan önce varmazlar.”
“Sen hala burada mısın bre zındık! Saldır diyorum sana, saldır! Çek silahını!”
General kılıcını son bir kez daha kaldırdı ve Patagonyalıları budamaya devam etti. Patagonyalılar çoşkuluydu ama gerçek silahlara karşı sopalar ve taşlar, bi kaleyi kaşık kullanarak kuşatmaya benziyordu.
Arka sıralardan bir çığlık duyuldu, “ Kaşııııık!”. Ah kardeşlerim nasıl bir çığlıktı o anlatamam bile, o gün orada olanlar bugün bile unutamazlar öyle bir haykırışı. Hem yanık, özgürlük çoşkusuylar perçinlenmiş çığlıklar; hem de sinirli ve heyecanlı, bir milletin yakarışı...
Bu cesur olduğu kadar da atak olan patagonyalı arka sıralardan fırladı; hızlıydı, küçük bacaklarla alışılmadık bir yol kat ediyordu. Yoluna çıkan zavallı askerleri silkeliyor, generalle arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Generalin çılgın bakışları bu zavallı Patagonyalıya kaydı, “Zavallı” diye fısıldadı “Zavallı yaratık, ölümün onurlu olacak kardeşim...”. Her zamanki gibi kılıcını kaldırdı, bir iki vez salladı ve üzerindeki kanı sildi. Savunmaya yönelik bir duruşa geçti, Patagonyalının boynuna doğru savurdu... Ve ıskaladı! Evet kardeşlerim, bu gözler o anı gördü ve ağladı. Meleklerden başka birinin bu kurtululşta bir parmağı olamazdı, sesleri tüm savaş alanını inletiyordu. Ah nasıl bir ses! Savaş savaş değil de bir Mozart operasıydı adeta! Ah dostlarım, zavallı kardeşlerim, sevgili bayanlar, kızlar, çocuklar... Nasıl anlatayım bilemiyorum! Ah ki ne ah!
Yiğit patagonyalı bir hareketle kılıcın etkisinden kurtuldu ve ellerini generalin boğazına dayadı. Savaş alanında son bir kez “ Hay bin kunduz!” Sesleri yankılandı... İşte bu Patagonyalı kardeşlerim, evet bu cesur adam, genarali çıplak elleriyle öldüren delikanlı, işte o bugün tavşan kral diye bildiğiniz yegane şahıstan başkası değildir. Gördüğünüz gibi efsanesi taa o günlere dayanır bu kutsal şahsiyetin... Ama peki ya gerçekler? Tavşan kral aslen nereliydi? Macaristanı neden severdi? Votkaya olantutkusu niçindi? Onun elinden çıkan bira gerçekten kutsal mıydı? Genç macar kızlarıyla arasında nasıl bir ilişki vardı, yoksa kart bir çapkın mıydı? Savaşlar onun için ne zamandan beri bir tutkuydu? İşte bunlar dostlarım ve evlatlarım, bunlar başka günlerin hikayeleri...
Tavşanları bilirsiniz? Uzun kulaklı ve beyaz tüylü sevimli yaratıklardır. Peki ya onların kralını bilir misiniz? İşte onun hikayesidir anlatacaklarım! Onun ve soylu tavşan halkının destanıdır dedelerimden bana kalan ve benden size aktarılacak olan...
Öykümüz dünyanın yaradılışı zamanlarına tekabül eder, tavşan halkının toy ve genç oldu zamanlardır bunlar. Özgürce yeşil çayırlarda koşturdukları, vahşice avlandıklar, delice çiftleştikleri unutulmuş günlerde... Havuçların sonsuz ve turuncu olduğu, marulların yukarlak ve her yerde bulunduğu, pırasaların elmalara kafa tutabildiği o günlerde tavşanlar bugünlerde olduğu kadar güçlü değillerdi dostlarım!
Bugünlerde Patagonya denilen, Afrika kıtasında bulunan topraklarda yaşayan tavşanların başında bir diktatör bulunurdu. Çok da soylu sayılmayan bir ırktan gelen bu pırasa despotça zavallı Patagonyalıları ezerdi şaşkın dostlarım! Dediğim gibi o zamanlar bugünlerden çok farklıydı...
Bir general, bir genaral bu zavallı Patagonyalıları ezip hep onlarla eğlenen bağırırdı çılgınca, “ Siz Patagonyalılar aşağılık varlıklarsınız!” Genelde sakin bir adamdı general, Patagonyalılar’a karşı özel bir kini de yoktu ama emirler emirdi, lider dediklerinde ciddiydi...
“Sizi pis domuzlar, gözümde spagetti kadar bile değeriniz yok!” ki general hayatta spagettiden daha az sevdiği birşey oktu, lazanyayı bile daha çok severdi bu garip adam...
Kılıcını kaldırdı, hışımla salladı, bir Patagonyalının başı bir karpuz gibi yuvarlandı. “Köpekler!” Genaralin alnındaki sinirler belirginleşmeye başladı. Kılıcı bir kez daha sallandı, bir baş daha havalandı. General bir hayvanın adını daha anacaktı ki bir taş kafasına çarptı; “Hanginiz attı bunu! Soyu tükeniceler!”. Bir taş daha havalandı ve tam alnını çatına geldi. “Köpekler! Domuzlar! Lasanya beyinliler!” Kılıcını kaldırdı, çılgınca savurmaya başladı. “Kaz kafalılar!”. Her hayvan ismi bir Patagonyalı uzvuna denk düşüyordu. Sonunda arka sıralardan bir nara duyuldu, “Özgürlül ve eşitlik için! Özgür bir Patagonya için!”
Ah keşke orda olsaydınız kardeşlerim! Ah generalin o kanı donduran naraları, o çoşkulu haykırışlar, yiğit Patagonyolalılar, fışkıran kan, uçuşan bacaklar, kan kırmızı, toprak kara, pırasa ve tavşan! Bir avuç dolusu havuç için yapılan bu dram, aynı antik Yunan tragedyalarına benziyordu... Tanrılar her zaman kazanırdı...
General, adamlarına hemen emir verdi, “Durdurun şu anarşikleri!” Zavallı albay endişeli bir şekilde homurtular ve naralar yükselen kalabalıpa baktı. Onlarda sayıca çok fazlaydılar.
“Efendim, onlar bizden on kat daha fazlalar.
“Ne olmuş yani? Sizin silahlarınız var, kullanın onları! Hem kuzeyden birlikler geliyorlar!”
“Efendim, onları bir grup Patagonyalı gerilla durdurdu. Akşamdan önce varmazlar.”
“Sen hala burada mısın bre zındık! Saldır diyorum sana, saldır! Çek silahını!”
General kılıcını son bir kez daha kaldırdı ve Patagonyalıları budamaya devam etti. Patagonyalılar çoşkuluydu ama gerçek silahlara karşı sopalar ve taşlar, bi kaleyi kaşık kullanarak kuşatmaya benziyordu.
Arka sıralardan bir çığlık duyuldu, “ Kaşııııık!”. Ah kardeşlerim nasıl bir çığlıktı o anlatamam bile, o gün orada olanlar bugün bile unutamazlar öyle bir haykırışı. Hem yanık, özgürlük çoşkusuylar perçinlenmiş çığlıklar; hem de sinirli ve heyecanlı, bir milletin yakarışı...
Bu cesur olduğu kadar da atak olan patagonyalı arka sıralardan fırladı; hızlıydı, küçük bacaklarla alışılmadık bir yol kat ediyordu. Yoluna çıkan zavallı askerleri silkeliyor, generalle arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Generalin çılgın bakışları bu zavallı Patagonyalıya kaydı, “Zavallı” diye fısıldadı “Zavallı yaratık, ölümün onurlu olacak kardeşim...”. Her zamanki gibi kılıcını kaldırdı, bir iki vez salladı ve üzerindeki kanı sildi. Savunmaya yönelik bir duruşa geçti, Patagonyalının boynuna doğru savurdu... Ve ıskaladı! Evet kardeşlerim, bu gözler o anı gördü ve ağladı. Meleklerden başka birinin bu kurtululşta bir parmağı olamazdı, sesleri tüm savaş alanını inletiyordu. Ah nasıl bir ses! Savaş savaş değil de bir Mozart operasıydı adeta! Ah dostlarım, zavallı kardeşlerim, sevgili bayanlar, kızlar, çocuklar... Nasıl anlatayım bilemiyorum! Ah ki ne ah!
Yiğit patagonyalı bir hareketle kılıcın etkisinden kurtuldu ve ellerini generalin boğazına dayadı. Savaş alanında son bir kez “ Hay bin kunduz!” Sesleri yankılandı... İşte bu Patagonyalı kardeşlerim, evet bu cesur adam, genarali çıplak elleriyle öldüren delikanlı, işte o bugün tavşan kral diye bildiğiniz yegane şahıstan başkası değildir. Gördüğünüz gibi efsanesi taa o günlere dayanır bu kutsal şahsiyetin... Ama peki ya gerçekler? Tavşan kral aslen nereliydi? Macaristanı neden severdi? Votkaya olantutkusu niçindi? Onun elinden çıkan bira gerçekten kutsal mıydı? Genç macar kızlarıyla arasında nasıl bir ilişki vardı, yoksa kart bir çapkın mıydı? Savaşlar onun için ne zamandan beri bir tutkuydu? İşte bunlar dostlarım ve evlatlarım, bunlar başka günlerin hikayeleri...
1 Haziran 2009 Pazartesi
Üç Yüz Altmış Beş - Gün Bir Buçuk
Sabah bir uyandım, uçaklar şehrin dört bir yanında, bombalarını bırakıyorlar ufka... Beni uyandıran uçağın sesi kulağımı bir kez daha tırmaladı. Balkona çıktım (ne akla hizmetse) uçak bizim binanın üzerine doğru geliyor. Uçak giderek yaklaştı, yakşatı, yaklaştı; o kdar yaklaştı ki pilotun bana göz kırptığını bile görebildim. Zaten görebildiğim son şey de o oldu.... Hastanede uyandığımda öğrendim ki bizim apartman tuzla buz olmuş bir ben kalmışım geriye, bir de komşu teyzenin kedileri. aldım kedileri hastane odama, böyle acı bir haber almışım stresimi alırlar bari diye... Teki yaklaşmazmı kullağıma: "Boom, öldün dostum".
Bir anda uyandım. Gece üstüm açılmış, sonra da yataktan düşmüşüm. Ah ailem neredesin...
Bir anda uyandım. Gece üstüm açılmış, sonra da yataktan düşmüşüm. Ah ailem neredesin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
