4 Eylül 2009 Cuma
Bulutlar
Uzanır tepelerden birine;
Önce çiğle ıslanmış çimin kokusunu içine çeker,
Sonra bulutlu gökyüzüne diker gözlerini;
İlk anda şaşırırsınız, elde değildir bu,
Bulutlar yoktur ortada,
Tek görebildiğiniz gri bir gökyüzüdür
Ayağa kalkar silkinirsiniz,
Gök yüzüne bakınca bulutlar oradadır.
Tekrar yatarsınız,
Gitmişlerdir bile
Şaşırtıcıdır hayat, ve bulutlar oyunun bir parçası
Biraz beklemek gelir içinizden,
Uzanmak ne hoştur kaygısızca tepelerde.
Elinizi atarsınız, bir demet papatya gelir,
Koparır alırsınız, karşınızda bir kız belirir
Tam ayağa kalkacak olursunuz,
Çiçekler solar,
Kız gitmiştir bile
Şakacıdır hayat, ve insanlar birer malzeme
Biraz yürümek gelir bu sefer
Uzaklaşmak tepelerden
Yürürsünüz, yürüdükçe resimler belirir önünüzde
Koşmak gelir içinizden,
Koşunca ayağınız takılır bir ağacın köküne, düşersiniz
Sonradan fark edersiniz bir kök değil de bir temel olduğunu
Ayağınıza takılanın
Ve geldiğinizi, yeşil tepelerden gri binalara
Yanınızdan birşey geçer; hızlıdır, göremezsiniz,
Bir duman salar ve öksürmeye başlarsınız, nefesiniz daralır
Birkaç tane daha geçer ve çevrenizde dönmeye başlarlar
Yavaş yavaş çürümeye başlarsınız
Gri binalar kararır...
Şanslıysanız tepenize koşmayı başarabilirsiniz,
Oturursunuz bir ağacın gölgesine,
Güneş çıkmıştır garip bir şekilde,
Bulutlar belirmiş.
Tekrar uzanır gibi olursunuz
Tekrar koklarsınız çimleri
Tekrar eliniz papatyalara gidecek gibi olur
Tekrar gözlerinizi gökyüzüne açarsınız;
Gülümseyen bir yüzdür sizi karşılayan,
Gülümseyişi asla solmayacak olan...
13 Ağustos 2009 Perşembe
Karanlığın Kızına
Ve yüzleşirken gerçekleriyle obsidyan kız kardeşin
Delilik vardı dudaklarında, göğsünde, her yerinde
Ve gözlerindeki ateş,
Yakan zavallı kullarını öğle güneşi gibi.
Tek istediğin anlaşılmaktı,
Kardeşin, ben, o diğer adam, tüm dünya.
Ve yaktın bu yüzden tüm güzelliğini,
Tattın ölümsüz hayatın ölümlü zevklerini.
Ve sonuç hep aynıydı, anlaşılmaz yolun anlaşılmayan sakini
Yine de her şeye rağmen seni tanımak güzeldi
Ta ki sonsuzluk bizi tekrar çarpıştırana dek!
Not: Düzeltilip yeniden eklenmiştir.
Sevdiceğim N'aber?
Övdü aşkını, bülbülünü, nar tanesini, bal peteğini
Ve doğaya yakardı, sevdiceğim n’aber?
Üzülmüştü unutulmaktan, ve mutluydu tekrar hatırlanmaktan,
Mutluluklar ezerdi üzüntüleri, kalbi küçük bir çiçeğin olsa bile.
Kırmızıydı dudakları, yakut karası, kan kırmızısı
Soluk bir ten, ölümle sonsuzluk arası.
Yeşildi gözleri, birer zümrüdün yansıması,
Ve hepsinden öte taçlandırılmıştı tatlı bir gülümsemeyle
Sarhoş eden aşıkları, çıldırtan doyasıya,
Yakartırdı bahtsızları, sevdiceğim n’aber?
Küçüktü adımları, aynı onu seven çiçek gibi
Yakarırdı aşkını, daha çok bir böcek gibi
Yese bile taç yapraklarını...
Acıtırdı ısırıklar, ama değerdi;
Dikenleri olmasaydı eğer gülün,
Onu cidden kim severdi
Eline gelseydi herkesin.
Küçük çiçeğin aşkı da böyleydi,
Almıştı bir kere göze, sevmek için sevdiceğini
Yakarabilmek için son bir kez, sevdiceğim n’aber?
Bir Dans Şarkısı
All filled with hopes.
In a tiny ball room,
Dancin’ with a broom.
Diye sözlerine başlamıştı yabancı,
Dans ediyordu sokağın ıslaklığında
Ve uzaklarda bir yerden yaklaşıyordu uyku,
Geç olmuştu, kararıyordu sular bataklığında.
Seke seke yoluna devam etti
Sallayarak şemsiyesini,
Ve piposundan kısa nefesler alarak
Devam ediyordu gecenin sislerinde şarkısına;
Brooms that witches rode,
With sparkles all abroad
Popes, with their new wigs
Toasted their chalices with all the pigs,
All gone to a farmland far far away.
Adımlar hızlanmış, tıkanmıştı nefesi,
Karanlıktı sokaklar, tam da ona göre.
Yaklaşan uykunun ve sihirli kumlarının
Sorunuydu gelecek karanlık.
Çıkardı cep saatini, dans bitmişti.
Ama karanlık, o her zaman geçerliydi...
Hupdy hoo, hepdy doo,
Gonna find m’love
Oh she loves me do
Nihoho!
Kötüyümdür ben,
Aldanmayın!
Sevimli gülümsememin
Ve zararsız bakışlarımın ardından
Bakar bir cani size
Küçük küre gözleriyle;
Ve geçirir içinden,
Nihoho!
Pardesümün altında kaybolur,
Yanınızda beliriveririm.
Havadan sudan konuşup,
Size kendimi sevdiririm.
Ama bilmezsiniz siz,
Aklımdan geçenin
Nihoho! olduğunu.
Gülümsemem değişir aniden,
Bakışlarım ciddileşir.
Anlayamazsınız Nihoho!nun
Benden geldiğini.
Büyü bozulur, çıkırırım hemen
Pardösümün içinden
Paslı bir bıçak
Ve zehir, gizli bir yerden.
Geçiririm içimden,
Nihoho!
Bazınız korkar kaçar ,
Bazısı pek de şanslı olmaz,
Nihoho!
Ama unutmamalı,
Ve aldanmamalı;
Hayatınızın pek şanssız bir kısmında
Yeniden orada olacağımı,
Nihoho!
11 Ağustos 2009 Salı
Bizler
Evet Holmes, bir sorunu çözdük ama yanlış olanı, bizim ihtiyacımız olan cevapları yakından uzaktan ilgilendirmeyen bir sorun. Evet, tabii ki hattın diğer ucundaki insan bir dolandırıcı ama bunun diğer insanla ne ilgisi var? Evet ortak bir sır bu, ama bu aynı insanlar olduklarını göstermez. Çok güzel bir tespit Jorge, ve önceki açıklamaların için seni de kutlarım Jung! Ama delicene sözler bunlar, evlerinde gizelenen gölgelere iki yüzlü demek? İşte bu kabul edilemez! Tanrı korusun, kraliçe burada olsaydı kelleleriniz gitmişti dostlarım! Kesinlikle, kellelerimiz gitmiş olabilirdi ama bu önemsiz bir ayrıntı olurdu, çünkü herkesin kapıldığı ortak bir yanılsamadır bu, kelle nedir ki, sade bir ilüzyon, bir kandırmaca aynı imparatorlar ve ev sahipleri gibi! Jung dostum, haddini aşıyorsun! Asla aziz kardeşim, bakalım eski dostumuz Sigmund ne diyor? Galiba evinize sığınmaktan bahsettiniz dostum, dünyadan korkarak, tek başınıza orada kalmaktan... Malesef dostum, sizde Ödip Sendromu var ya da basitçe anne karnına dönme sendromu... Ama korkmayın, Sezar’ın yöntemleri gibi acısız bir şekilde kurtarabilirim sizi korkularınızdan.... Dostumuz konuyu yanlış anlamış değil mi Jung? Belki başkasını denemelisin? Sağ tarafımda Meryem var, kurtarıcımızın annesi... Böyle insanları görse, böyle bir dünyaya çocuk getirmezdi... Ah Holmes ne saçmalıyor bu deliler! Kurtar beni bu çılgınlıktan! Afyonumu ver bana, sadece afyonu! Al, ama dikkatli kullan, din de bir tür uyuşturucudur ama isminin yalanına kapılma, bugün konuştuğumuz herşey gibi o da bir yanılsama; rahatlatır insanları, gönüllerine su serper, gözlerini başka yöne iter, sarıp sarmalar onları, bir sevgili gibi sever, öper, koklar, sizi asla bırakmaz; ya da sadece siz öyle sanarsınız, işte ondan sonra acılı kısım gelir, telleriniz kopar, bir kukla değilsinizdir artık; ama iplerin bıraktığı yaralar, işte onlar mahfeder insanı, hiç bir yalan da sizi bir daha uyuşturamaz... Holmes sen de yapma bunu,sana cevabı vereyim bana ilacımı ver; “biz”ler ajanlarızdır, gecenin ajanları; kapıları çalar kontrol ederiz yaşantıları, ve insanlar hükümlüdür cevaplamaya, ama zorlanmamalıyızdır çünkü ne de olsa amacımız şiddetten doğan bir barıştır, amaç budur ve araç kırbaçtır, komplolar kurup, bizden olmayanların sırtında şaklayan! İşte budur “biz”, şimdi ver ilacımı, ve beni yalnız bırak... Jorge, şu zavallıyı dışarı çıkar buradaki işimiz hala bitmedi, öğrendik kimliğini, ya da en azından anladık biraz ama bu akıllarımızı daha fazla sorunla doldurdu. Mesela: “Biz”ler birer ajan ise o zaman telefon- “
Ve elektrikler sessizce terk etti odamı... Karanlık odamda bir tek pilli radyodan gelen Vivaldi’nin sonbaharı duyuluyordu, ve bir de cama vuran damlalar. Böyle tesadüfler insanı tanrıyı ( ve varsa kaderi) sorgulamaya itiyor insanı. Ama pek dine inanmadığım için böyle şeyler geçmezdi aklımdan. Elektrik kesintisi daha önemli bir olguydu. Elektrik kesintisi böyle yağmurlu bir gecede ilk olmuyordu, ama neden dışarıdaki fırtına değildi. Diğer binaların elektriği yerli yerindeydi. Faturlarımı da ödemiştim, ödenmeyen faturaların getirdiği tek şeyin sadece elektrik kesintisi olmaması korkusuyla... Elektrikler gitmişti, hem de bu hafta dördüncü kez. İlk sadece apartmanın içindeki elektrikler kesilmiş, üst katlardakilerin hayatını işkence haline getirmişti. Herneyse, bu ilk başta beni ilgilendirmemişti. Ertesi gün etrafta birkaç fare göründü ve farelerin takibi sonucunda kabloları kemirerek bu işi yapanların onlar olduğu anlaşıldı. Zehir ve tuzaklarla fareleri öldürdüğümüzü düşündük, ama Jung’un da tahmin ettiği gibi yanılmışız. Ertesi iki gün farelerden iz yoktu. Böyle bir tek bizim binada olan bir kesinti bana onları hatırlattı.
Karanlık ve klasik müzik güzel bir ikiliydi, ama ışığı hep karanlıktan çok sevmişimdir. Elimdeki kitabı kapadım ve yanımdaki sehbaya koydum dikkatlice. Dikkatlice ayağa kalktım ve gözlerimi kapadım. Zaten karanlık olan odada bunu yapmanın anlamı olmadığı düşünülebilir ama Holmes duyularımızın kuvvetlenmesi için bazılarını kapamamız gerektiğini söylerdi. İyiki evim küçüktü, böylece mutfağı kolayca buldum ve dolaptan birkaç mum aldım. En yakınımda olduğunu tahmin ettiğim az kullanılmış küllükleri elimle yokladım. Az bir uğraştan ve kibrit bulma çabasından sonra mumları yakmış ve küllüklere yerleştirmiştim. Salona geri döndüm ve odanın çeşitli yerlerine mumları yerleştirdim.
Karanlık odada mumların yarattığı figürler muhteşemdi, keşke yeniden küçük bir çocuk olabilsem ve onlardan korkabilsem tekrardan. Bir çocuk değildim artık ama korkularım yok oldu sanmayın, halaa korkardım dünyadan... En son bir sene önce denebilecek bir zamanda çıkmıştım evden, korkutucu bir deneyimdi.
Ah benim saklı mabedim, bir bilseniz, mum ışığında ne de güzeldi; korurdu beni korkulardan, ve onun içinde hiç bir şeye ihtiyacım olmazdı, sakinleştiriciler ve uyuşturucuların dünyasında hayat ne kadar da tatlıydı bir anlayabilseniz...
31 Temmuz 2009 Cuma
Deneme
İs kokusunun dayanılamaz bir hale geldiği eski bir kapıya geldi. Kapı eskiydi eski olmasına, ama misafirlere alışık olmadığı cilasının parlaklığından anlaşılabiliyordu. Kapıyı hafifçe iterek içeri girdi. İçerideki is kokusu farklı boyutlara ulaşmıştı. Çalışanların içtikleri sigaranın dumanı, patlayan aletlerin çıkardığı is, lehim makinelerinden gelen yanık yağ kokusu, ve yine çalışanların teri birleşerek zayıf insanları birkaç saniyede öldürebilecek bir sinir gazına dönüşmüştü. Atölyeyi kaplayan dumanın içinde parlayan lehim makineleri ve çıkan kıvılcımlar mekanı daha da ürkünç bir yer haline getiriyordu. İçeride en az on beş çalışan vardı ama ortalık sessizdi. Arada sırada binini azından çıkan “ Bana İngiliz anahtarını yollasana” ya da “ Bir sigara göndersene oradan” gibi cümleler duyabilirdiniz ama o da çalışan makinelerin uğultusu tarafından bastırılıyordu.
Ağzını cebinden çıkardığı mendille kapayarak masalardan birinin yanına doğru ilerledi.
“ İyi günler, ben buraya bu radyoyu tamir ettirmek için gelmiştim.” Diye söze başladı genç adam.
“ Kolay iş, şuraya bırak. İki saat sonra gel a.l”. Diye atladı usta.
“ Ama –“
“ İki lira kapora, sekiz lira da iş bitince. Şimdi gidebilirsin.”
“ Şey... Aynı zamanda şeye de ihtiyacım var... Şeye... Patlayıcıya!”
“ O da kolay iş ama biraz uzun sürer. Ne boyutta bir şey düşünüyosun?”
“ Eee... Orta boyutta.”
“ Hmmm... O zaman “Ejder Nefesine’ ihtiyacım olacak. Bunu bir kedinin bağırsaklarında bulabilirsin.”
“ Efendim?”
Tüm çalışanlar gülmeye başladılar. Gülenlerin yarattığı şaşkınlıkla sorusunu tekrarladı:
“ Efendim?”
“Boşver, tamirci şakası.”
“ Anlıyorum... O zaman yarın almaya geliyorum.”
Delikanlı çıkarken arkasından yankılanan kahkahaları ve “ejder nefesi” esprileri yankılandı.
* * * * * * * * *
Kilisenin duvarları büyük bir patlamayla yankılandı. Aziz Antonius del Pietro kilisesi 1268 yılındaki kafir saldırısından beri böyle sallanmamıştı. Hatta Büyük Deprem’in etkisi bile böyle değildi. Peder Antonio Isabel duasını yarıda kesti, tespihini bir hışımla baş ucuna koydu ve kilisenin dışına doğru koşmaya başladı. “ Tanrım, ne kadar da çok hasar var.” Kilisenin, Papa Magnus di Pious’un hediye ettiği vitrayların çoğu parçalanmış, Kudüs’ten getirtilen Meryem ve İsa heykelinde, Meryem’in kollarıyla beraber bebek İsa kopmuş, yerde emekliyordu. “Aman Allahım!”.
Bombanın parçalamış olduğu ön kapıdan çıkarak kilisenin avlusuna vardı. Bir insan silüeti tavşan çevikliğiyle gecenin karanlığına karıştı ve ses bile çıkarmadan uzaklaştı. Peder Antonio Isabeli “ Lanet Nihilistler! Hiçlik yok, Tanrı var. Size de ‘hiçliğinize’ de....” diye bağardıysa da kaçan genç pek aldırış etmedi.
* * * * * * * * *
Gözlerini açtı. Sabah olmuş, güneş mutlu adımlarla odasında dans ediyordu. Göz bebeklerini şiddetli valsi ile yakmaya başlayan güneşe baktı. Yeterince acı çektiğine karar verdikten sonra kafasını yastığına bir kez daha gömdü ve tam yirmi üç dakika otuz iki saniye boyunca uyudu.
Gözlerini tekrar açtığında güneş dansına hala devam ediyordu. Yatağının yanındaki komodinin üzerindeki saate baktı. Saat ona geliyordu. Artık kalkmanın vakti gelmişti. Ayaklarını yatağından aşağıya doğru uzattı. Ayaklarıyla yerdeki kabarık tüylü tavşanlı terliklerini aradı. Yirmi altı yaşına gelmiş, kocaman bir kadın olmuş ama yine de içindeki o tek boynuzlu atlarla gök kuşaklarının üzerinden uçmak isteyen kız ölmemişti. Yani en azından o öyle düşünüyordu.
Mutfağa yöneldi. Her sabah olduğu gibi ekspressosunu yapmaya başladı. Sağlık dergileri ya da bir gazetenin pazar ekinden öğrendiği üzere ekspressoyu diğer sabah içeceklerine göre daha sağlıklı buluyordu. Mutfaktaki çekmeceleri karıştırmaya başaldı. Bir paket sigara buldu ve içinden bir tane çıkardı. Ocağın yanında duran çağmağını aldı ve yaktı. Kahvenin yanında sigara içme alışkanlığı bir sağlık dergisinden değil ama annnesinden geçmişti. Sigarasını bir Fransız gibi içerdi, ağzından verip burnuyla geri çekerek. Bunu da bir new-age Fransız filminden görmüştü, filmden anlayabildiği tek şey malesef buydu. Sigarasından ikinci nefesi alırken sabahları yaptığı tek sağlıklı şeyin kahve olup olmadığını düşündü. Sonrasında ise bir sağlık dergisi yada bir gazetenin pazar ekine güvenmenin de yanlış birşey olabileceği aklına geldi. Ama üçüncü nefesi verip burnuyla geri çekerken bu gereksiz düşünceleri unutmuştu bile. Sonra yumurtasını yedi, kahvesini yudumladı, musluğu açtı, duşun altına girdi, dolabın kapağını açtı, makyaj çantasını açtı, ayakkabılarını bağladı ve Pazar ayini için yola koyuldu.
* * * * * * * * *
Peder Antonio Isabel’İn çoşkulu sesi, Aziz Antonius Kilisesi’nin yeni onarılmış vitraylarını titreterek kilisenin içinde yankılanıyordu. “ Bizi korkutmaya çalışacaklar, bizi yıldırmaya uğraşıcaklar, zarar vereceler, sevdiklerimizi öldürüp, yaşamımıza tecavüz edeceklerdir!” Bu Peder Antonio Isabel’in hayatındaki en iyi üçüncü vaazıydı. İlkini büyük diktatörün kanlı bir darbeyle indirilip tahtını demokrasiye bıraktığında yapmış, diğerini ise muz şirketlerinin dünyayı sömürgeleştirme planlarını açıklarken yapmıştı. “Yılmayacağız. Tanrı inanlarının yanında olduğu sürece kaybolmayacağız, aynı kilisemizin kurucusu Sir Alexander Woot’un kafirlere karşı gösterdiği gibi bunu onlara göstereceğiz!”
* * * * * * * * *
Sir Alexander Woot’un gözlerini korku sarmıştı. Üç yüzden az askeri kalmıştı. Diğer komutanlar teker teker ölmüş , askerleri savaş alanını terk etmişti. Savaş beklenildiği gibi gelişmemişti. Hele o ilk dalga beynine kızgın bir kılıç gibi saplanmıştı. Hep bir ağızdan şarkılar söyleyip çıplak bir şekilde en ön sıralardaki mızraklı adamlarını boğazlayan bu manyaklar, bugün buradan kurtulursa belki de hiçbir zaman unutamayacağı bir imgeye dönüşmüştü.
Son bir cesaret parıltısıyla atını mahmuzladı. Meleklerin şarkıları ve uzaktaki devlerin el sallamaları eşliğinde düşmanların arasına girdi. Bir çılgın gibi kılıcını sallıyordu zavallı düşmanlarına. Bunu gören adamları da son bir çoşkuyla düşmanlara doğru koşturmaya başladı. Meleklerin şarkıları eşliğinde periler çoşuyor, devler tepinerek dans ediyordu. Nasıl da kanlı bir gündü! Sir Alexander Woot ve üç yüzden az askerinin ( ya da bazı kaynaklara göre tamı tamına iki yüz doksan dokuz) bu son saldırısı düşmanı afallatmıştı. Ve bu iyi birşey değildi. Biraz ileride ölü askerlerin barsaklarını didikleyen çıplak adamlar da durumun farkındaydı ve hissettikleri şey bir afallama duygusu değildi. Yükselen adrenalin ve sinirin etkisiyle kendinden geçiş ve tinsel bir halde üç yüz ( iki yüz doksan dokuz) askerin ve zavallı Sir Alexander Woot’un üzerine doğru çılgınca bir koşuştu. Melekler artık şarkı söylemiyor ve devler bakmaya bile korkuyorlardı. Periler ise hepsinden önce kaçışmaya başlamıştı bile. Peki ya Sir Alexander Woot? Asla! O bir beyefendiydi ve beyefendiliğin gerekliliklerini bilecek kadar da soyluydu. Kendinin tersi yönde akan bir nehirde atını şaha kaldırdı, ve bu çılgın adamların üzerine sürmeye başladı. Melekler heyecanlı, devler çoşkuluydu. Kılıcını kaldırdı, her indirişinde kafirlerin ve kaçan zavallıların – çümkü bu noktadan sonra bir önemi yoktu, herkes düşmandı – bir parçasını budayarak düşman generale doğru ilerlemeye başladı. Düşman deliydi ama o daha deliydi. Ağzından köpükler fışkırıyor, “Dulcinea del Toboso” diye bağırıyordu. Düşmanı yardı, atını hızlandırdı ve generale doğru fırladı. Aralarında bir ok atımı bile mesafe yoktu. Sir Alexander Woot elini son bir kez melekler, periler ve dansa katılmış devler için kaldırdı. Generalle göz gözeydiler. Bir ok tısladı ve Sir Alexander Woot’u tam kalbinden vurdu. Atından kayarken ağzından son kez “Maria del Dolor...” sözleri duyuldu.
* * * * * * * * *
İs kokulu merdivenlerden aşağı inerken gencin aklındaki düşünce ortamın kokusu değildi artık, son bir aydır aklındaki planı gerçekleştirmeye yaklaşmanın verdiği heyecan ve korkuydu aklından geçenler. Titrek adımlarla merdivenleri indi, kapıyı açtı ve odaya girdi. Geçen gün konuştuğu adamın yanına gitti.
“Patlayıcı hazır mı?”
15 Haziran 2009 Pazartesi
Fırtınanın Sesi
Fırtına ve onun sesini,
Dalgalarda yankılanan, kayalıklarda savrulan.
Tek amacı olduğunu söylemişti bana
Yaşamın tek amacı
Dinlemek o benzersiz sesi ve onun için zorluklarla savaşmak
Savrulsan bile denize, onun şarkısıyla ölmek...
Ama mutsuzdu bu zavallı denizci,
Artık denizden uzaktı ve böylece fırtınadan da,
Nasıl kopmuştu, nasıl uzaktı bilinmez ama
Ayrılık acıydı ve tek cevap denizdi...
Ve böylece denizdi aranan cevabı
Gemiler, uzak ülkeler, maceralar,
Ve en önemli cevap, fırtına
Ah o sesti, denizcileri çıldırtan,
Sirenleri aşık eden,
Tanrıları kızdıran,
O ses, tanrılar tarafından yaratılıp, ölüme mahkum edilen
Bir kez duyan bu lanetli sesi,
Kahrolan duyamadan bir daha,
Ağlayan yıllarca
Duymak için bir daha..
.
Bana demişti, ölmeden önce
Son bir kez, yatarken güvertede,
Fısıldadı kulağıma;
“Çalkalanırken deniz,
Duyabilseydim keşke
Fırtınanın sesini son bir kez...”
11 Haziran 2009 Perşembe
Tavşan Kral Efsanesi
Tavşanları bilirsiniz? Uzun kulaklı ve beyaz tüylü sevimli yaratıklardır. Peki ya onların kralını bilir misiniz? İşte onun hikayesidir anlatacaklarım! Onun ve soylu tavşan halkının destanıdır dedelerimden bana kalan ve benden size aktarılacak olan...
Öykümüz dünyanın yaradılışı zamanlarına tekabül eder, tavşan halkının toy ve genç oldu zamanlardır bunlar. Özgürce yeşil çayırlarda koşturdukları, vahşice avlandıklar, delice çiftleştikleri unutulmuş günlerde... Havuçların sonsuz ve turuncu olduğu, marulların yukarlak ve her yerde bulunduğu, pırasaların elmalara kafa tutabildiği o günlerde tavşanlar bugünlerde olduğu kadar güçlü değillerdi dostlarım!
Bugünlerde Patagonya denilen, Afrika kıtasında bulunan topraklarda yaşayan tavşanların başında bir diktatör bulunurdu. Çok da soylu sayılmayan bir ırktan gelen bu pırasa despotça zavallı Patagonyalıları ezerdi şaşkın dostlarım! Dediğim gibi o zamanlar bugünlerden çok farklıydı...
Bir general, bir genaral bu zavallı Patagonyalıları ezip hep onlarla eğlenen bağırırdı çılgınca, “ Siz Patagonyalılar aşağılık varlıklarsınız!” Genelde sakin bir adamdı general, Patagonyalılar’a karşı özel bir kini de yoktu ama emirler emirdi, lider dediklerinde ciddiydi...
“Sizi pis domuzlar, gözümde spagetti kadar bile değeriniz yok!” ki general hayatta spagettiden daha az sevdiği birşey oktu, lazanyayı bile daha çok severdi bu garip adam...
Kılıcını kaldırdı, hışımla salladı, bir Patagonyalının başı bir karpuz gibi yuvarlandı. “Köpekler!” Genaralin alnındaki sinirler belirginleşmeye başladı. Kılıcı bir kez daha sallandı, bir baş daha havalandı. General bir hayvanın adını daha anacaktı ki bir taş kafasına çarptı; “Hanginiz attı bunu! Soyu tükeniceler!”. Bir taş daha havalandı ve tam alnını çatına geldi. “Köpekler! Domuzlar! Lasanya beyinliler!” Kılıcını kaldırdı, çılgınca savurmaya başladı. “Kaz kafalılar!”. Her hayvan ismi bir Patagonyalı uzvuna denk düşüyordu. Sonunda arka sıralardan bir nara duyuldu, “Özgürlül ve eşitlik için! Özgür bir Patagonya için!”
Ah keşke orda olsaydınız kardeşlerim! Ah generalin o kanı donduran naraları, o çoşkulu haykırışlar, yiğit Patagonyolalılar, fışkıran kan, uçuşan bacaklar, kan kırmızı, toprak kara, pırasa ve tavşan! Bir avuç dolusu havuç için yapılan bu dram, aynı antik Yunan tragedyalarına benziyordu... Tanrılar her zaman kazanırdı...
General, adamlarına hemen emir verdi, “Durdurun şu anarşikleri!” Zavallı albay endişeli bir şekilde homurtular ve naralar yükselen kalabalıpa baktı. Onlarda sayıca çok fazlaydılar.
“Efendim, onlar bizden on kat daha fazlalar.
“Ne olmuş yani? Sizin silahlarınız var, kullanın onları! Hem kuzeyden birlikler geliyorlar!”
“Efendim, onları bir grup Patagonyalı gerilla durdurdu. Akşamdan önce varmazlar.”
“Sen hala burada mısın bre zındık! Saldır diyorum sana, saldır! Çek silahını!”
General kılıcını son bir kez daha kaldırdı ve Patagonyalıları budamaya devam etti. Patagonyalılar çoşkuluydu ama gerçek silahlara karşı sopalar ve taşlar, bi kaleyi kaşık kullanarak kuşatmaya benziyordu.
Arka sıralardan bir çığlık duyuldu, “ Kaşııııık!”. Ah kardeşlerim nasıl bir çığlıktı o anlatamam bile, o gün orada olanlar bugün bile unutamazlar öyle bir haykırışı. Hem yanık, özgürlük çoşkusuylar perçinlenmiş çığlıklar; hem de sinirli ve heyecanlı, bir milletin yakarışı...
Bu cesur olduğu kadar da atak olan patagonyalı arka sıralardan fırladı; hızlıydı, küçük bacaklarla alışılmadık bir yol kat ediyordu. Yoluna çıkan zavallı askerleri silkeliyor, generalle arasındaki mesafeyi kısaltıyordu. Generalin çılgın bakışları bu zavallı Patagonyalıya kaydı, “Zavallı” diye fısıldadı “Zavallı yaratık, ölümün onurlu olacak kardeşim...”. Her zamanki gibi kılıcını kaldırdı, bir iki vez salladı ve üzerindeki kanı sildi. Savunmaya yönelik bir duruşa geçti, Patagonyalının boynuna doğru savurdu... Ve ıskaladı! Evet kardeşlerim, bu gözler o anı gördü ve ağladı. Meleklerden başka birinin bu kurtululşta bir parmağı olamazdı, sesleri tüm savaş alanını inletiyordu. Ah nasıl bir ses! Savaş savaş değil de bir Mozart operasıydı adeta! Ah dostlarım, zavallı kardeşlerim, sevgili bayanlar, kızlar, çocuklar... Nasıl anlatayım bilemiyorum! Ah ki ne ah!
Yiğit patagonyalı bir hareketle kılıcın etkisinden kurtuldu ve ellerini generalin boğazına dayadı. Savaş alanında son bir kez “ Hay bin kunduz!” Sesleri yankılandı... İşte bu Patagonyalı kardeşlerim, evet bu cesur adam, genarali çıplak elleriyle öldüren delikanlı, işte o bugün tavşan kral diye bildiğiniz yegane şahıstan başkası değildir. Gördüğünüz gibi efsanesi taa o günlere dayanır bu kutsal şahsiyetin... Ama peki ya gerçekler? Tavşan kral aslen nereliydi? Macaristanı neden severdi? Votkaya olantutkusu niçindi? Onun elinden çıkan bira gerçekten kutsal mıydı? Genç macar kızlarıyla arasında nasıl bir ilişki vardı, yoksa kart bir çapkın mıydı? Savaşlar onun için ne zamandan beri bir tutkuydu? İşte bunlar dostlarım ve evlatlarım, bunlar başka günlerin hikayeleri...
1 Haziran 2009 Pazartesi
Üç Yüz Altmış Beş - Gün Bir Buçuk
Bir anda uyandım. Gece üstüm açılmış, sonra da yataktan düşmüşüm. Ah ailem neredesin...
6 Mart 2009 Cuma
Vapur
Bir lahmacuncu da oturuyorum
Sıkıntılıyım, param yok gidecek meyhaneye
Acıyı bol koyuyorumi soğanları üstüne
Kendi acımı etkilemiyor
Sokrat da olsa hak verirdi
Ya da vermez ne bileyim tanımadım
Bok
Aynen öyle, bazen bu kadar basit duygular
Üç harfli bir kelime
Kot, bu olmadı, olsun önemli olanda bu
Saçmalık
Bu kadar da basit açıklamalar
Ama değil
Kader işte derdi sivri zekalı biri, aynı gençliğim
Ama hayır o da değil
Neyin doğru neyin yanlış olduğu kimin elindeki biz bunları onlara karşı savunalım
nemli olan boş vermek, koy hayatın bilmem neresine, bozmayacam üslübu zaten kirlenmiş sapık fikirlerce,
Önemli olan da bu değil mi, yaşamak hatı bir ağaç gib ve koşmak karanlıkta kular misali
Örnekler saçma oldu ama amacı bu değil mi hayatın
Hala lahmacuncudayım, ne acıklı
Orada bulunmam değil acıklı olan hayat derdim ama o zman cidden saçmalamış olurdum
Şimdi vapurdayım, vapur gerçek , hayatın aksine, beni sever
Ne hoş, dalgalar ve martılar, mutluyum, hayattan da güzel
Kar yağar tepelere, ama uzaklarda, yedi tepe kalleş
Vapur hala gerçek, rüzgar derimde, martılar yanımda ama simit nerede?
Tutulan şey bir vapurdur o da gider uzaklara...
Gözlerinin içinde yanan alevler benzeri bir lambaya, bir şiir değildir bu, şarıkısı öksüzlerin; lambalar ezilir anlamlarıyla kelimelerin ve yazar nefret eder hayattan, şair olduğunu bilse de felsefe yapanın. Ve ağlar bir böcek gibi çamurlar içerisinde; boştur yazdıkları, boştur hayatı, boştur vapur. Ama ne önemi var bir dalg olduktan sonra, yalpalanan fırtınalarla. Hayat benzer bir manzuma ama etmez para; kafiyeler kötü, yemekler tatsızdır; müzüikler soğuk, sözler eksik. Üzer insanı. İnsandır sıkılan, bilmeyen fırsatını yanında olanların, soğuk vpurlarda sıcak şaraplarla taçlananın. Bir bakirenindir bacaklar ve bal dudaklar olur yazı bir filozofun yapan işini barlarda, yaramayan bile sevmeye. Balık kokar vapurlar. Kahramanıdır yazının o eşsiz güzellik karşısında. Bakınca ağlamaklı olur gözler ve hissizleşir parmaklar. Ve bu, kaynağıdır üzüntünün, olsa bile devrik, düz bir hayat yemez yazara bakar ufuklara ama anlamaz. Anlayamaz, anlamaz, anlamak istemez, anlamaya kafa yormaz, çoşar, kızar, üzer yazar ana anlamaz. Anlaşılan bir vapurdur o da gider uzaklara...
Bir kez daha vapurda. Hava eksi bin derece. Yanımda biri, dönüyorbana “Evladım en düşük ekis iki yüz yetmiş üç derece olur”. Sağol amca, yazacalarımı da unuttum sayende. Hava eksi bin ama düşen şeyler hala sıvı. O zaman gözlerimde bir hata var ya da yok ama açıklamaya kalkarsam yaptığım şeyin hiç bir anlamı kalmaz. Herneyse, vaour işte. Ve yine ben ve yine yalnızlık ve bo vapur ve dumanlı İstanbul ve köpüren dalgalar ve uçan martılar. Gözlem gücü yerinde. Ah ve Karaköy ve tünel ve yolculuk ıslak sokaklarda devam eder. Soğuk kendini hissetiriyor. Ben buradayım sen neredesin? Peki neden beyazlarına bütünmüyor İstabul. Damat hazır ama gelin firarda... Nerede o eski gelinlik? Hiçbir şeyi gerçek değil bu şehrin. Gerçek olan bir vapurdur o da gider uzaklara...
30 Ocak 2009 Cuma
isimsiz
bizler kimiz
var mıdır adımız,
bilinir mi şanımız
dans eder gideriz
nedense hep tarihten siliniriz
tarih demişken
alırız üçü
bırakırız gücü
görürüz böcü
devenin hörgücü
gider bu gürültücü
herneyse dediler
böbreğimi yediler
şöförsün dediler
kız vermediler
delisin dediler
şarkı söyler kediler
beyin yer zombiler
kucaklar mutlak hiçliği nihilistler
ve çatışır anarşistler
ve bakar kediler
ve şaşar deliler
ve akar dereler
ve kaçar kereler
ve uçar giderler
ve ler ler ler
Üç Yüz Altmış Beş - Birinci Gün
Herşey çatı katı dairemin terasında kurmuş olduğum hamakta, en sevdiğim şeylerden biri olan kitap okurken başladı. Apatmanım, o gün için çığır açan bir apartmandı. Tam olarak üç yüz altmış beş katlıydı. Ben de apartmanı babam sayesinde almıştım. Otuz iki yıldır okuduğu gazete kuponla en üst daireyi yedi yüz otuz kupona almıştı. Başıma gelenler o günlerde böyle bir apartmamda olmamla alakalı olabilirdi. Dediğim gibi en sevdiğim hobim olan yatarak kitap okuma işini yapıyordum. Bu hobinin yanında sevdiğim başka birşey varsa bu da çikolatalı kurabiyeler yemektir. Hatta bir de yanında süt olursa bu aktivite tüm öğleden sonrama hüküm sürebilirdi. Ama şansa bakın, bu sefer evde ne kurabiye ne de süt kalmıştı. Genelde bitmeden önce yenilemeyi ihmal etmezdim ama son günlerde şehrin son durumu nedeniyle dalgındım. Bu nedenle alışveriş sepetimi aşağıdaki bakkala sallandırmıştım (değiğim gibi şehir son günlerde değişik bir hal almıştı, bu yüzden dışarı çıkmamaya çalışıyordum) ama bir saatten fazla bir süredir bakkaldan haber alamıyordum. Hafiften endişelenmeye başlamıştım. Değişik düşünceler geliyordu aklıma. Kendimce fantaziler kuruyordum da denebilirdi. Olasılıklar sonsuzdu. Sepeti çektiğimde içeride anlamadığım bir dilden bir mesaj olabilirdi, ya da kesik bir parmak da bulabilirdim, belki de ip kesilmiş ya da kopmuş da olabilirdi. Dediğim gibi olasılıklar sonsuzdu. Ve bu kurmaca öyküler benim böyle basit bir eğlenceden bile zevk almamı engelliyordu. Bir anda öykünün benim aklımdan geçen saçma düşüncelerle gelişmişi olması şehrin son günlerdeki haliydi. Şimdiye kadar şehrin “son durumunu” üç defa söylemiş olabilirim ama bunun bir gerekçesi var. Şehrin en büyük bankası anarşist Nihilistler tarafından bombalanmış, böylece borsanın bir kısmı çökmüş ve küçük çaplı bir kaos oluşmuştu. Ayrıca şehrin varoşlarında salgın bir hastalık başlamış ve insanları sapır sapır öldürüyordu. Tabii bir de Varoluşçular var Nihilistler’e karşı ama o ayrı bir hikaye. Ama yine dediğim gibi bunlar hayal ürünüydü (Şehrin durumu değil, aklımdan geçenler) . Bu olayın geçtiği zaman zarfında biraz dalgın ve hayalperest bir kişi olduğumu söylemiştim. Saçmaladığımı farkedince rasyonel bir şekilde düşünmem gerektiğine kadar verdim.
Bugün Pazar olabilirdi ve bu yüzden bakkal kapalıydı. Acaba günlerden neydi? Uzun zamandır gazete okumuyordum. Zaten televizyonum da yoktu. Sonra bir anda uzun zamandır gazete okumama nedenimin gazeteyi bakkaldan almam ve bunun son günlerin kargaşası nedeniyle hep bu bakkal sepetiyle yapmam olduğunu fark ettim. Bakkal uzun zamandır sepetlerime cevap vermiyordu. Belki onun nedeni de son günlerdir olabilirdi. En son ne zaman birşeyler aldığımı düşündüm. Galiba ay başında almıştım. Peki bugün ayın kaçıydı? Babam her zaman bakmayacak olsamda bir takvim hatta bir ajanda sahibi olmam gerektiğini söylemiştir. İnsanların ebeveynlerinin sözünü sadece başlarına dedikleri şey gerçekleşince yaptığını fark ettim. Ne kadar da acı bir durumdu. Bu küçük olaylar dizisi dalgınlığımdan kurtulup kendime biraz çeki düzen vermem için bana fikir vermişti. Bu son olayları unuttum ve siyah deri kaplı defterimi bulmaya gittim. Kaliteli bir defterdi. Annem geçen doğum günümde almıştı. Şey yaşıma bastığım doğum günümde. Kahretsin kaç yaşıma? Hafızama ne olmuştu? Ah, şu son günlerin stresi olmasa. Yirmi üç yaşıma basmıştım tabi ki. Annem, babam ve kardeşimle birlikte bizimkilerin evinde kutlamıştık. Herneyse yine kafam dağıldı. Bu deftere bayağı kullanışlı hoş küçük birşeydi. İlk sayfaları normal defter diğer yarısı ise adres ve telefon defteriydi. Defter en son bıraktığım yerde, paketinin içinde çalışma masamın çekmeceleriniden birinin içinde duruyordu. Paketini yaşam aşkıyla parçaladım ve yapmam gerekenleri yazmaya koyuldum. Hafızamın azizliğine güvenemezdim:
“ En yakında zamanda dışarı çık. Bakkala ne olduğunu öğren.”
Güzel bu şimdilik yapmam gerekenlerin ilkiydi ama bir de dışarı çıkınca yapmam gereken ikincil şeyler vardı ve bunları da yazmalıydım:
“ En yakında zamanda dışarı çık. Bakkala ne olduğunu öğren. Dışarı çıkmışken gazete al. Hatta en iyisi bir radyo al. Kurabiye ve süt almayı unutma.”
Notlarımı tamamlamıştım. Artık dışarı çıkabilirdim. Hmm, yoksa çıkmasa mıydım? Kararsızlık dalgalı deniz gibidir, insanı yer bitirir demiş bri bar filozofu üçüncü kadeh şarabından sonra. Ne de hoş söylemiş ama gerçek bir filozof olsa hırçın bir kadına benzetirmiş. Aklımdaki küçük gerilla çatışmasını “Çıkma” fikrinin kazanmasıyla yola koyuldum ve merdivene yönlendim. En yukarıdan en aşağı uzun olabilir ama iki saat koşmaya eşit efor sarfettirdiği için hep merdiveni kullanırım. Bir de yüz yirmi dört numarada Müzeyyen Nine vardı da hep kendi katına kadar yürüyerek çıkardı. Yani gerisini siz anlayın.
Dışarısı bayağı soğuk ve sisliydi. Malesef oturdumduğum daireden hiçbir hava olayını göremiyordum. Dairem bulutların üzerinden seyrederdi genelde kuzey rüzgarını.
Eve dönerken Nevruz Efendiyi gördüm. Kendisi bizim evin kapıcısıydı. Ona yakınlarda bakkal gibi birşey olup olmadığını sordum.
“Valla beyim, borsanın çökmesiyle neredeyse tüm şirketler ve işletmeler kapanıyor. Bunu nihilist midiri mihilis midir neyin nesidir bilinmez bir iki adam yapmış olamaz. Kesin anarşik komünistlerin işidir. Zaten bu ülke ne kötülük varsa bir onlardan bir de alkolden.” Dedi.
İlginç bir cevaptı. Politikayı yakından izlediği her halinden belliydi Nevruz Efendi’nin. Sorumu değiştirerek tekrar sordum:
“Sen evine nerden ekmek alıyorsun?”
“Bak şimdi beyim, hacı bakkal tatile gittiğinden beri iki sokak aşağıdaki küçük marketten alıyorum. Bir Alman zinciriymiş beyim. Benim dayımgiller var, tavsiye ettiydi de, daha önce hacı bakkaldan korktuğum için gitmezdim. Kısmet bugüneymiş” diye apolitik bir şekilde cevapladı.
Edindiğim yeni bilgileri ajandama yazarak evime döndüm. Hava kararmaya başlamıştı ve elbet bir gün daha kurabiye ve sütsüz dayanabilirdim. Hem market ise radyo bile bulabilirdim. Eve dönünce kendime acı bir kahve yaptım ve bir süre daha kitap okdum. Çok geç olmadan da yattım.
6 Ocak 2009 Salı
Kader'e Ağıt
Kabul ediyorum, debeleniyorum çamurda,
Bir domuz gibi, doyasıya, pespaye,
Haykırıyorum, çığlık atıyorum, homurdanıyorum,
Sefil ve iki yüzlü, aynı bir insan gibi
Kader yeniden karşıma çıkıyor
Ve her zamanki gibi bir gülümseme tek giydiği.
Bir çift zar, kirli ve toprak kaplı
Hayır! Acınası ve sefil bir yaratığım belki
Ama karşı koyuyorum yine de
Gözlerimde bir damla yaş, geçmişten tek kalan
Bir piyon, daha da sefil, ayaklı bir yalan
Acıklı bir masal, toz içinde, dizleri kanlı,
Gözlerim yaş, usul usul ağlıyorum
Kaçıyorum, Kader peşimde,
Tatlı tatlı göz kırpıyor
Bu son, çukur dansa açık
Hayır, hayır, sefil ve acınası
Küçük, zayıf, ezilen, dövülen, nefret edilen
Ufka bakıyorum, küçük bir deniz feneri
Sığınıyorum, Kader hala peşimde
Merdivenlerden iniyorum,
Küçük bir dünya var aşağıda
Etrafıma bakıyorum, Ademler ve Havvalar
Kader uzağımda, elinde bir çift zar
Oyun, diyor, böyle bir meyvadan ne zarar gelir?
Ademler ve Havvalar neşeli, dans ediyor kafir
Kader’e son bir kez bakıyorum
Ve her zamanki gibi bir gülümseme tek giydiği.
Sefil ama mutlu, acınası ama kaygısız
Şeytan yaklaşıyor, sıkıyor elimi
Sen, diyor, sen yendin Kader’i
Ruhun değerli ama
Almak için bir simitti tek verdiği
Sefildim, acınası adeta bir insan gibi
Ve dolayısıyla iki yüzlü ve aç gözlü
Çıplak bakireler belirdi her bir yanımda
Ellerinde kadehler, ölümsüzlükle dolu
Kişisel bir cennet, ıslak vücutlarla çepecevre,
Ne sefil ne de kaygılı.
