31 Temmuz 2009 Cuma

Deneme

İs kokulu merdivenlerden teker teker aşağı inerken “Aman Allahım, bu nasıl bir koku” diye düşünüyordu genç. Endişeli bir hali vardı. Birkaç gündür uyumuyor gibiydi. Saçı sakalı birbirine karışmış, saçlarına uzun zamandır tarak deymemiş, yüzünde yastık izleri vardı. Üzerine parçalanmaya yüz tutmuş bir kot pantalon ve dedesinden kalma bir parka giymişti.

İs kokusunun dayanılamaz bir hale geldiği eski bir kapıya geldi. Kapı eskiydi eski olmasına, ama misafirlere alışık olmadığı cilasının parlaklığından anlaşılabiliyordu. Kapıyı hafifçe iterek içeri girdi. İçerideki is kokusu farklı boyutlara ulaşmıştı. Çalışanların içtikleri sigaranın dumanı, patlayan aletlerin çıkardığı is, lehim makinelerinden gelen yanık yağ kokusu, ve yine çalışanların teri birleşerek zayıf insanları birkaç saniyede öldürebilecek bir sinir gazına dönüşmüştü. Atölyeyi kaplayan dumanın içinde parlayan lehim makineleri ve çıkan kıvılcımlar mekanı daha da ürkünç bir yer haline getiriyordu. İçeride en az on beş çalışan vardı ama ortalık sessizdi. Arada sırada binini azından çıkan “ Bana İngiliz anahtarını yollasana” ya da “ Bir sigara göndersene oradan” gibi cümleler duyabilirdiniz ama o da çalışan makinelerin uğultusu tarafından bastırılıyordu.
Ağzını cebinden çıkardığı mendille kapayarak masalardan birinin yanına doğru ilerledi.

“ İyi günler, ben buraya bu radyoyu tamir ettirmek için gelmiştim.” Diye söze başladı genç adam.
“ Kolay iş, şuraya bırak. İki saat sonra gel a.l”. Diye atladı usta.
“ Ama –“
“ İki lira kapora, sekiz lira da iş bitince. Şimdi gidebilirsin.”
“ Şey... Aynı zamanda şeye de ihtiyacım var... Şeye... Patlayıcıya!”
“ O da kolay iş ama biraz uzun sürer. Ne boyutta bir şey düşünüyosun?”
“ Eee... Orta boyutta.”
“ Hmmm... O zaman “Ejder Nefesine’ ihtiyacım olacak. Bunu bir kedinin bağırsaklarında bulabilirsin.”
“ Efendim?”
Tüm çalışanlar gülmeye başladılar. Gülenlerin yarattığı şaşkınlıkla sorusunu tekrarladı:
“ Efendim?”
“Boşver, tamirci şakası.”
“ Anlıyorum... O zaman yarın almaya geliyorum.”
Delikanlı çıkarken arkasından yankılanan kahkahaları ve “ejder nefesi” esprileri yankılandı.

* * * * * * * * *

Kilisenin duvarları büyük bir patlamayla yankılandı. Aziz Antonius del Pietro kilisesi 1268 yılındaki kafir saldırısından beri böyle sallanmamıştı. Hatta Büyük Deprem’in etkisi bile böyle değildi. Peder Antonio Isabel duasını yarıda kesti, tespihini bir hışımla baş ucuna koydu ve kilisenin dışına doğru koşmaya başladı. “ Tanrım, ne kadar da çok hasar var.” Kilisenin, Papa Magnus di Pious’un hediye ettiği vitrayların çoğu parçalanmış, Kudüs’ten getirtilen Meryem ve İsa heykelinde, Meryem’in kollarıyla beraber bebek İsa kopmuş, yerde emekliyordu. “Aman Allahım!”.
Bombanın parçalamış olduğu ön kapıdan çıkarak kilisenin avlusuna vardı. Bir insan silüeti tavşan çevikliğiyle gecenin karanlığına karıştı ve ses bile çıkarmadan uzaklaştı. Peder Antonio Isabeli “ Lanet Nihilistler! Hiçlik yok, Tanrı var. Size de ‘hiçliğinize’ de....” diye bağardıysa da kaçan genç pek aldırış etmedi.

* * * * * * * * *

Gözlerini açtı. Sabah olmuş, güneş mutlu adımlarla odasında dans ediyordu. Göz bebeklerini şiddetli valsi ile yakmaya başlayan güneşe baktı. Yeterince acı çektiğine karar verdikten sonra kafasını yastığına bir kez daha gömdü ve tam yirmi üç dakika otuz iki saniye boyunca uyudu.

Gözlerini tekrar açtığında güneş dansına hala devam ediyordu. Yatağının yanındaki komodinin üzerindeki saate baktı. Saat ona geliyordu. Artık kalkmanın vakti gelmişti. Ayaklarını yatağından aşağıya doğru uzattı. Ayaklarıyla yerdeki kabarık tüylü tavşanlı terliklerini aradı. Yirmi altı yaşına gelmiş, kocaman bir kadın olmuş ama yine de içindeki o tek boynuzlu atlarla gök kuşaklarının üzerinden uçmak isteyen kız ölmemişti. Yani en azından o öyle düşünüyordu.

Mutfağa yöneldi. Her sabah olduğu gibi ekspressosunu yapmaya başladı. Sağlık dergileri ya da bir gazetenin pazar ekinden öğrendiği üzere ekspressoyu diğer sabah içeceklerine göre daha sağlıklı buluyordu. Mutfaktaki çekmeceleri karıştırmaya başaldı. Bir paket sigara buldu ve içinden bir tane çıkardı. Ocağın yanında duran çağmağını aldı ve yaktı. Kahvenin yanında sigara içme alışkanlığı bir sağlık dergisinden değil ama annnesinden geçmişti. Sigarasını bir Fransız gibi içerdi, ağzından verip burnuyla geri çekerek. Bunu da bir new-age Fransız filminden görmüştü, filmden anlayabildiği tek şey malesef buydu. Sigarasından ikinci nefesi alırken sabahları yaptığı tek sağlıklı şeyin kahve olup olmadığını düşündü. Sonrasında ise bir sağlık dergisi yada bir gazetenin pazar ekine güvenmenin de yanlış birşey olabileceği aklına geldi. Ama üçüncü nefesi verip burnuyla geri çekerken bu gereksiz düşünceleri unutmuştu bile. Sonra yumurtasını yedi, kahvesini yudumladı, musluğu açtı, duşun altına girdi, dolabın kapağını açtı, makyaj çantasını açtı, ayakkabılarını bağladı ve Pazar ayini için yola koyuldu.

* * * * * * * * *

Peder Antonio Isabel’İn çoşkulu sesi, Aziz Antonius Kilisesi’nin yeni onarılmış vitraylarını titreterek kilisenin içinde yankılanıyordu. “ Bizi korkutmaya çalışacaklar, bizi yıldırmaya uğraşıcaklar, zarar vereceler, sevdiklerimizi öldürüp, yaşamımıza tecavüz edeceklerdir!” Bu Peder Antonio Isabel’in hayatındaki en iyi üçüncü vaazıydı. İlkini büyük diktatörün kanlı bir darbeyle indirilip tahtını demokrasiye bıraktığında yapmış, diğerini ise muz şirketlerinin dünyayı sömürgeleştirme planlarını açıklarken yapmıştı. “Yılmayacağız. Tanrı inanlarının yanında olduğu sürece kaybolmayacağız, aynı kilisemizin kurucusu Sir Alexander Woot’un kafirlere karşı gösterdiği gibi bunu onlara göstereceğiz!”

* * * * * * * * *

Sir Alexander Woot’un gözlerini korku sarmıştı. Üç yüzden az askeri kalmıştı. Diğer komutanlar teker teker ölmüş , askerleri savaş alanını terk etmişti. Savaş beklenildiği gibi gelişmemişti. Hele o ilk dalga beynine kızgın bir kılıç gibi saplanmıştı. Hep bir ağızdan şarkılar söyleyip çıplak bir şekilde en ön sıralardaki mızraklı adamlarını boğazlayan bu manyaklar, bugün buradan kurtulursa belki de hiçbir zaman unutamayacağı bir imgeye dönüşmüştü.

Son bir cesaret parıltısıyla atını mahmuzladı. Meleklerin şarkıları ve uzaktaki devlerin el sallamaları eşliğinde düşmanların arasına girdi. Bir çılgın gibi kılıcını sallıyordu zavallı düşmanlarına. Bunu gören adamları da son bir çoşkuyla düşmanlara doğru koşturmaya başladı. Meleklerin şarkıları eşliğinde periler çoşuyor, devler tepinerek dans ediyordu. Nasıl da kanlı bir gündü! Sir Alexander Woot ve üç yüzden az askerinin ( ya da bazı kaynaklara göre tamı tamına iki yüz doksan dokuz) bu son saldırısı düşmanı afallatmıştı. Ve bu iyi birşey değildi. Biraz ileride ölü askerlerin barsaklarını didikleyen çıplak adamlar da durumun farkındaydı ve hissettikleri şey bir afallama duygusu değildi. Yükselen adrenalin ve sinirin etkisiyle kendinden geçiş ve tinsel bir halde üç yüz ( iki yüz doksan dokuz) askerin ve zavallı Sir Alexander Woot’un üzerine doğru çılgınca bir koşuştu. Melekler artık şarkı söylemiyor ve devler bakmaya bile korkuyorlardı. Periler ise hepsinden önce kaçışmaya başlamıştı bile. Peki ya Sir Alexander Woot? Asla! O bir beyefendiydi ve beyefendiliğin gerekliliklerini bilecek kadar da soyluydu. Kendinin tersi yönde akan bir nehirde atını şaha kaldırdı, ve bu çılgın adamların üzerine sürmeye başladı. Melekler heyecanlı, devler çoşkuluydu. Kılıcını kaldırdı, her indirişinde kafirlerin ve kaçan zavallıların – çümkü bu noktadan sonra bir önemi yoktu, herkes düşmandı – bir parçasını budayarak düşman generale doğru ilerlemeye başladı. Düşman deliydi ama o daha deliydi. Ağzından köpükler fışkırıyor, “Dulcinea del Toboso” diye bağırıyordu. Düşmanı yardı, atını hızlandırdı ve generale doğru fırladı. Aralarında bir ok atımı bile mesafe yoktu. Sir Alexander Woot elini son bir kez melekler, periler ve dansa katılmış devler için kaldırdı. Generalle göz gözeydiler. Bir ok tısladı ve Sir Alexander Woot’u tam kalbinden vurdu. Atından kayarken ağzından son kez “Maria del Dolor...” sözleri duyuldu.

* * * * * * * * *

İs kokulu merdivenlerden aşağı inerken gencin aklındaki düşünce ortamın kokusu değildi artık, son bir aydır aklındaki planı gerçekleştirmeye yaklaşmanın verdiği heyecan ve korkuydu aklından geçenler. Titrek adımlarla merdivenleri indi, kapıyı açtı ve odaya girdi. Geçen gün konuştuğu adamın yanına gitti.

“Patlayıcı hazır mı?”

Hiç yorum yok: