30 Ocak 2009 Cuma

Üç Yüz Altmış Beş - Birinci Gün

Merhaba ben Seçilmiş Kişiyim ve sizinle hikayemi paylaşmak istiyorum. Hayır sadece şaka yapıyordum. Ben Katil Balta isimli bir Death Metal grubunun brütal sesli vokliyim. Hayır hayır ben sadece bir uzaylıyım.Yoksa bir mesih mi? Ya da bir üstün insan. Hayır üzgünüm ben sadece normal bir insanım. Sizi hayal kırıklığına uğrattımsa özür dilerim. Ben normal çarpıcı bir insanım ama hikayem değil. Belki o da öyledir. Belki bu sizi mutlu edecektir. Emin değilim. Hiçbir zaman da olamadım. Bu arada, çarpıcı girişler okuyucuların %89.2sini konusunu beğenmeseler de okutur ve yuvarlanmamış sayılar bilgileri inandırıcı kılar. Herneyse, işte hikayem:

Herşey çatı katı dairemin terasında kurmuş olduğum hamakta, en sevdiğim şeylerden biri olan kitap okurken başladı. Apatmanım, o gün için çığır açan bir apartmandı. Tam olarak üç yüz altmış beş katlıydı. Ben de apartmanı babam sayesinde almıştım. Otuz iki yıldır okuduğu gazete kuponla en üst daireyi yedi yüz otuz kupona almıştı. Başıma gelenler o günlerde böyle bir apartmamda olmamla alakalı olabilirdi. Dediğim gibi en sevdiğim hobim olan yatarak kitap okuma işini yapıyordum. Bu hobinin yanında sevdiğim başka birşey varsa bu da çikolatalı kurabiyeler yemektir. Hatta bir de yanında süt olursa bu aktivite tüm öğleden sonrama hüküm sürebilirdi. Ama şansa bakın, bu sefer evde ne kurabiye ne de süt kalmıştı. Genelde bitmeden önce yenilemeyi ihmal etmezdim ama son günlerde şehrin son durumu nedeniyle dalgındım. Bu nedenle alışveriş sepetimi aşağıdaki bakkala sallandırmıştım (değiğim gibi şehir son günlerde değişik bir hal almıştı, bu yüzden dışarı çıkmamaya çalışıyordum) ama bir saatten fazla bir süredir bakkaldan haber alamıyordum. Hafiften endişelenmeye başlamıştım. Değişik düşünceler geliyordu aklıma. Kendimce fantaziler kuruyordum da denebilirdi. Olasılıklar sonsuzdu. Sepeti çektiğimde içeride anlamadığım bir dilden bir mesaj olabilirdi, ya da kesik bir parmak da bulabilirdim, belki de ip kesilmiş ya da kopmuş da olabilirdi. Dediğim gibi olasılıklar sonsuzdu. Ve bu kurmaca öyküler benim böyle basit bir eğlenceden bile zevk almamı engelliyordu. Bir anda öykünün benim aklımdan geçen saçma düşüncelerle gelişmişi olması şehrin son günlerdeki haliydi. Şimdiye kadar şehrin “son durumunu” üç defa söylemiş olabilirim ama bunun bir gerekçesi var. Şehrin en büyük bankası anarşist Nihilistler tarafından bombalanmış, böylece borsanın bir kısmı çökmüş ve küçük çaplı bir kaos oluşmuştu. Ayrıca şehrin varoşlarında salgın bir hastalık başlamış ve insanları sapır sapır öldürüyordu. Tabii bir de Varoluşçular var Nihilistler’e karşı ama o ayrı bir hikaye. Ama yine dediğim gibi bunlar hayal ürünüydü (Şehrin durumu değil, aklımdan geçenler) . Bu olayın geçtiği zaman zarfında biraz dalgın ve hayalperest bir kişi olduğumu söylemiştim. Saçmaladığımı farkedince rasyonel bir şekilde düşünmem gerektiğine kadar verdim.

Bugün Pazar olabilirdi ve bu yüzden bakkal kapalıydı. Acaba günlerden neydi? Uzun zamandır gazete okumuyordum. Zaten televizyonum da yoktu. Sonra bir anda uzun zamandır gazete okumama nedenimin gazeteyi bakkaldan almam ve bunun son günlerin kargaşası nedeniyle hep bu bakkal sepetiyle yapmam olduğunu fark ettim. Bakkal uzun zamandır sepetlerime cevap vermiyordu. Belki onun nedeni de son günlerdir olabilirdi. En son ne zaman birşeyler aldığımı düşündüm. Galiba ay başında almıştım. Peki bugün ayın kaçıydı? Babam her zaman bakmayacak olsamda bir takvim hatta bir ajanda sahibi olmam gerektiğini söylemiştir. İnsanların ebeveynlerinin sözünü sadece başlarına dedikleri şey gerçekleşince yaptığını fark ettim. Ne kadar da acı bir durumdu. Bu küçük olaylar dizisi dalgınlığımdan kurtulup kendime biraz çeki düzen vermem için bana fikir vermişti. Bu son olayları unuttum ve siyah deri kaplı defterimi bulmaya gittim. Kaliteli bir defterdi. Annem geçen doğum günümde almıştı. Şey yaşıma bastığım doğum günümde. Kahretsin kaç yaşıma? Hafızama ne olmuştu? Ah, şu son günlerin stresi olmasa. Yirmi üç yaşıma basmıştım tabi ki. Annem, babam ve kardeşimle birlikte bizimkilerin evinde kutlamıştık. Herneyse yine kafam dağıldı. Bu deftere bayağı kullanışlı hoş küçük birşeydi. İlk sayfaları normal defter diğer yarısı ise adres ve telefon defteriydi. Defter en son bıraktığım yerde, paketinin içinde çalışma masamın çekmeceleriniden birinin içinde duruyordu. Paketini yaşam aşkıyla parçaladım ve yapmam gerekenleri yazmaya koyuldum. Hafızamın azizliğine güvenemezdim:

“ En yakında zamanda dışarı çık. Bakkala ne olduğunu öğren.”

Güzel bu şimdilik yapmam gerekenlerin ilkiydi ama bir de dışarı çıkınca yapmam gereken ikincil şeyler vardı ve bunları da yazmalıydım:

“ En yakında zamanda dışarı çık. Bakkala ne olduğunu öğren. Dışarı çıkmışken gazete al. Hatta en iyisi bir radyo al. Kurabiye ve süt almayı unutma.”

Notlarımı tamamlamıştım. Artık dışarı çıkabilirdim. Hmm, yoksa çıkmasa mıydım? Kararsızlık dalgalı deniz gibidir, insanı yer bitirir demiş bri bar filozofu üçüncü kadeh şarabından sonra. Ne de hoş söylemiş ama gerçek bir filozof olsa hırçın bir kadına benzetirmiş. Aklımdaki küçük gerilla çatışmasını “Çıkma” fikrinin kazanmasıyla yola koyuldum ve merdivene yönlendim. En yukarıdan en aşağı uzun olabilir ama iki saat koşmaya eşit efor sarfettirdiği için hep merdiveni kullanırım. Bir de yüz yirmi dört numarada Müzeyyen Nine vardı da hep kendi katına kadar yürüyerek çıkardı. Yani gerisini siz anlayın.

Dışarısı bayağı soğuk ve sisliydi. Malesef oturdumduğum daireden hiçbir hava olayını göremiyordum. Dairem bulutların üzerinden seyrederdi genelde kuzey rüzgarını.

Eve dönerken Nevruz Efendiyi gördüm. Kendisi bizim evin kapıcısıydı. Ona yakınlarda bakkal gibi birşey olup olmadığını sordum.

“Valla beyim, borsanın çökmesiyle neredeyse tüm şirketler ve işletmeler kapanıyor. Bunu nihilist midiri mihilis midir neyin nesidir bilinmez bir iki adam yapmış olamaz. Kesin anarşik komünistlerin işidir. Zaten bu ülke ne kötülük varsa bir onlardan bir de alkolden.” Dedi.
İlginç bir cevaptı. Politikayı yakından izlediği her halinden belliydi Nevruz Efendi’nin. Sorumu değiştirerek tekrar sordum:

“Sen evine nerden ekmek alıyorsun?”
“Bak şimdi beyim, hacı bakkal tatile gittiğinden beri iki sokak aşağıdaki küçük marketten alıyorum. Bir Alman zinciriymiş beyim. Benim dayımgiller var, tavsiye ettiydi de, daha önce hacı bakkaldan korktuğum için gitmezdim. Kısmet bugüneymiş” diye apolitik bir şekilde cevapladı.

Edindiğim yeni bilgileri ajandama yazarak evime döndüm. Hava kararmaya başlamıştı ve elbet bir gün daha kurabiye ve sütsüz dayanabilirdim. Hem market ise radyo bile bulabilirdim. Eve dönünce kendime acı bir kahve yaptım ve bir süre daha kitap okdum. Çok geç olmadan da yattım.

Hiç yorum yok: